DUYURULAR

* " TÜRKİYE KAMP VE KARAVAN DERNEĞİ'NDE YENİ DÖNEM" "PARLAMENTO DERGİSİNDE"
(Haberler'i tıklayınız)

* " ÜLKEMİZDE KAMPÇILIK VE KARAVANCILIĞI TANITMAYI VE SEVDİRMEYİ HEDEFLİYORUZ " "PARLAMENTO DERGİSİNDE"
(Haberler'i tıklayınız)

* " DERNEĞİMİZE YAPMIŞ OLDUĞUMUZ SÖZLEŞMELERLE İNDİRİM YAPAN KURULUŞLAR"
(Haberler'i tıklayınız)

* " 21 - 25 MAYIS BEYŞEHİR GEZİMİZDEN KARELER" (Haberler'i tıklayınız)

* KASTAMONU "DADAY" BAHAR GEZİSİ YAZISI ve FOTOĞRAFLARI İÇİN (Gezi Notları'ı tıklayınız)

* FICC ve TKKD
Yurtiçi ve Yurtdışı
RALLY'LERİ
(Haberler'i tıklayınız)

* MOTOKARAVANLARDA
AĞIRLIK KONUSUNDA
MÜJDELİ HABER
(Haberler'i tıklayınız)

* Fransa’ya gidecekler dikkat: Aracınızda “alkol test aleti” bulundurun
(Haberler'i tıklayınız)

* Avrupa’daki kampinglerde konaklama fiyatları
(Haberler'i tıklayınız)

* "AYLIK YEMEKLİ TOPLANTIMIZ
Covit19 virüs salgını nedeni ile yapılamamaktadır" <
(Haberler'i tıklayınız)


* "KAMPİNG KURMAK İSTEYENLER İÇİN ÖRNEK PROJE"
(Kamping Projesi'ni tıklayınız)

* "OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTIMIZI YAPTIK"
(Haberleri tıklayınız)

* Seçim Aydın
diyor ki:
"KARAVANLAR BU ÜLKENİN DE HAKKI"
(Gazete Kamp-Karavan'ı tıklayınız)

* Prof. Dr. Şükrü Kızılot diyor ki:
"260 UÇAK BİR KARAVAN EDİYOR"
(Haberleri tıklayınız)

* "KARAVAN ALAMIYORSANIZ UÇAK ALIN!"
(Gazete Kamp-Karavan'ı tıklayınız)

* TÜRKİYE'YE YÖNELİK SCHENGEN VİZESİ PROSEDÜRLERİNDE İYİLEŞTİRME
(Haberleri tıklayınız)

* TÜRKİYE İLE GÜRCİSTAN ARASINDAKİ "KİMLİKLE GEÇİŞ" UYGULAMASI
(Haberleri tıklayınız)


*
* TRAFİK KAZALARI İLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİLGİLER
(Haberleri tıklayınız)

* GEZİLERDEN NOTLAR... (Gezi Notlarını tıklayınız)

* SİTEMİZ SÜREKLİ GÜNCELLENMEKTEDİR.

* GÜNCEL BİLGİLERE VE FOTOĞRAFLARA ULAŞABİLMEK İÇİN
(Haberleri tıklayınız)

* GÜNCEL OLMAYAN BİLGİLERE ULAŞABİLMEK İÇİN (Arşiv'i tıklayınız)

* MOTORLU KARAVAN ve ÇEKME KARAVANLARLA İLGİLİ MEVZUAT
(Haberleri tıklayınız)

* MOTORLU KARAVAN ALMAK İSTEYENLER İÇİN PRATİK REHBER
(Motorlu Karavanı tıklayınız)


* ULUSLARARASI EHLİYET ZORUNLULUĞU KALKTI
(Haberleri tıklayınız)

Site İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün129
mod_vvisit_counterDün126
mod_vvisit_counterBu Hafta533
mod_vvisit_counterGeçen Hafta934
mod_vvisit_counterBu Ay129
mod_vvisit_counterGeçen Ay4255
mod_vvisit_counterTümü1012307

Sitede Ara

Kamping Projesi

ÜYE FORMU

 

 

TÜRKİYE KAMP VE KARAVAN DERNEĞİ

DOĞU ANADOLU GEZİSİ

19 HAZİRAN - 1 TEMMUZ 2019

&

1 TEMMUZ – 18 TEMMUZ 2019

GÜRCİSTAN VE AZERBAYCAN GEZİSİ

BAHRİ  &  GÜZİDE ÖKTEM

 

 

S U N U Ş

 

Çok değerli Kamp – Karavan sevdalıları, gönül dostları.

Merhaba.

Biraz sonra, Türkiye Kamp ve Karavan Derneği tarafından düzenlenen Sivas-Erzincan-Erzurum-Ağrı-Kars-Artvin illerimizi kapsayan, CEBECİ, ATAMAN, DÖVER, ATAY, BİLGİN, ÖRS ve KOÇ aileleri ile birlikte gerçekleştirdiğimiz 2019 yılı Doğu Anadolu Gezisinin, ÖKTEM ailesi olarak bizim tarafımızdan gözlemlenen yönlerini; Ayrıca bu program sonrasında bizlerin Gürcistan ve Azerbaycan seyahatine ilişkin anılarımızı okuyacaksınız.

Gürcistan ve Azerbaycan seyahati de birlikte gerçekleştirdiğimiz seyahatin ayrılmaz parçası oldu bizler için.

Değerli dostlar. Ben, Bahri Öktem. Ben ve eşim Güzide de bu seyahatin katılımcılarındanız. Birçok arkadaşım çok iyi bilirler. Toplu veya kişisel yapmış olduğumuz her seyahatte, çok büyük engel olmaz ise o gün içinde yaşadıklarımızı, gezdiğimiz gördüğümüz yerleri,  o günün akşamında veya en geç ertesi günü -eşim Güzide’nin büyük sabrıyla ve değerli katkılarıyla-, büyük bir titizlik içinde yazmaya çalışırım. Çünkü “hafızayı beşer nisyan ile maluldür” Yaşananlar unutulur, yazılanlar bakidir. Gün gelir okunur, yaşananlar acısıyla, tatlısıyla satır satır gözünüzün önünde canlanır teker teker.  Okunan her bir cümle sanki bir fotoğraf karesi gibi geçer gider zihninizden


 

Yukarıda da değindiğim gibi, elbette okuyacaklarınız seyahatimize dair bizim zaviyemizden satırlara akan anılar. Muhakkak ki seyahatimiz geziye katılan her bir katılımcının zaviyesinden bakıldığında her biri çok değerli yaşanmışlıklarla dolu, bambaşka anılardır. Bizim anılarımızda nasıl ki her biriniz ayrı ayrı varsanız. Bizler de sizlerin anılarınızda yer almışızdır. Çünkü o günleri, o heyecanı birlikte yaşadık.

İşte her şeyiyle bu birlikte yaşanmışlıklar seyahatin ana güzelliğidir.

Aynı, Erzincan Ekşisu’da hep beraber neş’e içinde yediğimiz akşam yemeği gibi güzeldir. Güneşin batışını huşu içinde seyrettiğimiz İshak Paşa Sarayının eteklerindeki mutluluğumuz kadar güzeldir.

Yol arkadaşlarımız değerli dostlarımız, evleviyetle sizlere, hepinize, en içten duygularımızla teşekkür ediyoruz. İyi ki beraber olduk. İyi ki sizleri tanıdık.

Tekrar birlikte olacağımız nice seyahatlere….

Bu etkinliği düzenleyen başta Derneğimiz Genel Başkanı Metanet Çulhaoğlu’na ve Yönetim Kuruluna, seyahat gurup liderimiz Sami Cebeci’ye ve özellikle seyahatimiz boyunca daima yanımızda hissettiğimiz, varlığı ile bizlere güç veren Sabahattin Ergin Kardeşimize sonsuz teşekkürler.

Kamp – Karavan sevdalısı gönül dostları,  bu seyahat anılarımızla sizlere faydalı olabildiysek ve yol gösterebildiysek, bundan sadece ve sadece mutluluk duyarız.


 

“Karavancılık güzel şey be kardeşim”

Bu sevdayı bize aşılayan Bülent Karaboncuk Kardeşimize selam olsun.

Selam olsun tüm karavancılara.

Bahri & Güzide ÖKTEM

 

Ankara; 07.08.2019


 

Bu seyahati birlikte gerçekleştirdiğimiz

CEBECİ, ATAMAN, DÖVER, ATAY, BİLGİN, ÖRS ve KOÇ ailelerine

Selam ve sevgilerimizle.

Bahri & Güzide ÖKTEM

Ankara;07.08.2019


 

 

Mayıs ayı içinde Derneğimizin Web sayfasında 19 Haziran 2019 ila 30 Haziran 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmesi planlanan Doğu Anadolu Gezisi ile ilgili bir mesaj yayınlandı. Benim bildiğim kadarıyla bu Derneğimizin ilklerinden biriydi. Gezi, Ankara’dan başlayacaktı ve Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars, Ağrı, Artvin Hopa da son bulacaktı. Bu Geziye katılmak isteyenlerin 10 Haziran tarihine kadar Yönetim Kurulu üyesi Sami Cebeci ile irtibata geçmesi isteniyordu.

Biz de Öktem ailesi olarak bu geziye katılma isteğinde bulunduk. Tarihler 10 Haziran’ı bulduğunda katılımcı sayısı 8’i bulmuştu. Bu oldukça iyi bir katılımdı. Seyahat öncesinde, Mayıs ayı içinde almış olduğumuz Bürstner Karavanı seyahate hazırlamaya başladık. 18 Haziran tarihi geldiğinde her şey tip top hazırdı.

19 Haziran 2019 Çarşamba.

19 Haziran sabahı evden yola çıkarak oto yoldan buluşma noktamız olan Kayaş OPET tesislerine öngörülen saatten 15 dakika sonra vardık. OPET tesislerine girerken aslında hiç tanımadığım ve sonra otostopçu olduğunu anladığım kişinin durmamız üzerine ne istediğini bile söylemeden arka kapının koluna yapışması ve kapıyı açıp içeri dalması gerçekten çok ilginçti. Adam manyak mıydı ne?

“Hayrola ahbap nörüyon?

“Ağam beni Elmadağ’a bırakıver.”

“Oldu, gözlerim doldu. İn ulan aşağı manyak”

Sabah sabah gülmek için iyi bir vesile oldu.

 

Bizi Sami kardeşimiz karşıladı.  Ankara’dan hareket edecek (Turgay - Havva Ataman ve Salih -  Afet Bilgin dışında) 5 karavan oradaydı ve bizim ile 6’yı bulmuştu.

Ankara’dan yola çıkacak olan yol arkadaşlarımız;

Sami – Havva Cebeci                    Abidin – Reyhan Örs

Abdullah – Ülkü Döver                 Mehmet Ali – Füsun Atay

Bahri – Güzide Öktem                 Ömer – Nermin Koç

Buluşma noktamızda yol arkadaşlarımızla kısa bir tanışma yaptık ve bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Hepimiz oldukça heyecanlıydık. Bu heyecanımızın verdiği güç ile saat 09.25 de yola koyulduk. Gayet muntazam ve sabah Ankara trafiğini etkilemeyecek şekilde yola dizildik. Arkadaşlar önce benim önde gitmemi istediyseler de ben Mete abinin yerini alıp (kulakları çınlasın) en arkadan gitmeyi istedim. Bir bakıma iyi de oldu. Çünkü biz diğer motokaravanlı arkadaşlara göre daha yavaş gidiyorduk. Zaman zaman 110 bile bastığımı olmadı değil yani. Karavanımız ve arabamız harika yol alıyordu.

Yozgat sapağından önce karavanlarımızın ihtiyacı olan su ikmalini yapmak üzere gerçekten çok güzel suyu olan bir çeşme başında karavanlarımızın su ikmalini yaptık.  Daha sonra, Yozgat sapağından Sivas istikametini aldık.  Çift şeritli yollar gerçekten trafikte büyük rahatlık sağlıyordu. Bazı rampaları çıkarken birbiri ardı sıra giden karavanlarımız oldukça güzel bir görünüm veriyordu. Sami kardeşimiz bu anları nasıl fotoğraf karesi haline getirdi hala anlayabilmiş değilim.  Yolda bir ara bizim karavanın klavuz tekeri yerinden çıktığı için gelen ses üzerine bir kenara çekilip onu yerine yerleştirdik. Bu nedenle kaybettiğimiz zamanı biraz gaza basarak telafi ettik. Saat 12.00 sularına geldiğinde Yozgat’a 10, 15 km kala Coşkunlar Dinlenme tesislerine girdik. Burada öğle yemeğimizi kendimize ekmek arası köfte ziyafeti ile gerçekleştirdik. Ben LPG ikmali yaptım bu arada.

Yozgat’ı,  Akdağmadeni’ni (burada Gülnur hanımı andık) ve bazı Yozgat kazalarını geride bırakıp Sivas il hudutları içine girdik. Bu arada ifade etmeyim ki, Ankara – Sivas Yüksek Hızlı tren hattının büyük bir kısmı tamamlanmış, viyadükler yapılmış ve Sivas’a kadar ulaşmış. Zannederim ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntı dolayısıyla bir türlü hizmete açılamıyor. İzmir’in de öyle olduğu söyleniyor.

Sivas girişine yakın bir yerlerde Sami kardeşim beni telefonla arayarak, Sivas girişinde bizi bekleyeceklerini söyledi. Bu arada direksiyona Güzin geçmişti. Sivas’ın banliyöleri uzaktan görülmeye başlamışken Güzin birden bire arkadaşları gördüğünü fark ettiği zaman biz Sivas Polis kontrol noktasına gelmiştik. Uygun bir yere karavanımızı park edip Sami’yi aradım.  Arkadaşlar, Sivas’ta kalacak yer olamayacağından bahisle nerdeyse 50, 60 km önce geçtiğimiz Sıcak Çermiğe dönmeye karar vermişler. Bu olacak iş değildi. Çünkü Sivas’ta benim bildiğim 3 çermik vardı ki bunlardan en ilginci Balıklı Çermik idi ve o da Divriği yolunda idi. Bunu kendilerine söyledim. Bir ara Sami ile Turgay kardeşimizi gördüm Polis noktasına doğru geliyorlardı. Demek Turgay ve Türkan Ataman çifti de konvoya dahil olmuştu. Ben de polis gözetim noktasına doğru yürüdüm.

Polislere, Sivas içinde şehre çok uzak olmayan bir mekânda kalıp kalamayacağımızı sorduk.  Polisler bize Sivas Şehirlerarası otobüs terminalinin arkasında bir park yerini önerdiler ve güvenlik içinde orada geceleyebileceğimizi söylediler. Ve nitekim de öyle yaptık. Eriştiğimiz nokta gerçekten oldukça müsait bir park alanıydı. Her birimiz bir yere konuşlandıktan sonra bir kez daha tanışma seremonisi yaptık. Zaten karavancılar aynı sevdanın insanları olduğu için kaynaşmamız çok kolay oldu.

Bir kaç gün evvel sol gözümde oluşan kanamayı muhakkak bir doktora göstermem gerekiyordu. Bu nedenle ben acilen kamp alanından ayrılıp bir otobüsle şehre gittim. Medicana hastanesinde bir göz doktoruna muayene oldum. Sorunun önemli olduğunu ve verilen damla ile bu kanın kaybolacağını ama bazı konularda daha dikkatli olmam gerektiğini uzun uzun anlattı. Örneğin fazla ağırlık kaldırmamam gerektiğini, fazla eğilerek iş yapmamam gerektiğini, bütün ilaçlarımı muntazaman kullanmam gerektiğini, bu kanamanın hava basıncından da kaynaklanmış olabileceğini, tansiyonumu takip etmem gerektiğini anlattı. Bana bir göz damlası yazdı ve günden 3 kere 1 damla sol gözüme damlatmamı istedi.

Hastaneden çıktığımda çok şiddetli bir yağmurla karşılaştım ve yolun karşı tarafında bir restorana zor attım kendimi.  Restoran sahibi bana iki çay söyledi ki,  bu çay günün bütün yorgunluğuna çok ama çok iyi geldi. Bu arada yağmur da azalmıştı. Bir eczaneden ilacımı aldım ve terminale nasıl gideceğim hakkında bilgi edindim. Şehir yağmurun ara vermesiyle hareketlenmişti.

Bu arada karşıma çıkan bir künefeci beni baştan çıkarmış ve davetkâr resimlere dayanamayarak beni içeri çekmişti. Tatlı olur da Bahri baba dayanabilir mi? Gelen künefeyi önce seyrettim, inanın o kadar güzel görünüyordu ki. Ağır ağır özel bir ritüelle yedim onu. Bu günün yorgunluğuna daha iyi gelmişti. Güzin’i ve Kerem’i arayarak göz muayenem hakkında bilgi verdim. Güzin, kamp alanımıza da çok şiddetli yağmur yağdığını söyledi.

Bir süre sonra künefeciden çıktım ve terminale giden ilk otobüse binerek karavanlarımızı park ettiğimiz parka vardım. Güzin,  karavancı dostlarımızın bir kısmı şehre gitmişler. Sami, Turgay ve bizden başka kimse kalmamış ortalıkta. Birlikte biraz sohbet ve ertesi güne ilişkin program yaparken şehre gidenler geldiler ki onlarda epeyce yağmur yemişler.  Akşam ezanı okunuyordu artık. Yorgun karavancılar kendi karavanlarına girip gecenin sessizliğine çekildiler. Yanımızdaki Luna Park’tan gelen adrenalin çığlıkları altında yemeğimizi yedikten sonra ertesi güne daha zinde kalkmak için erkenden yatağa girdik.

20 Haziran 2019 Perşembe

Sabaha kadar tabiri amiyanesiyle deliksiz uyku çekmek ne kadar güzeldi. İnsan hayata çok daha güzel uyanıyor, daha pozitif bir enerjiyle dolan vücut daha zinde ve daha güçlü oluyor.

Bu sabah saat 8.30 da bulunduğumuz mahalden hareketle şehri gezmeye gideceğiz. Kahvaltımızı yaparken pencereden herkesin kalkmış olduğunu ve güne başladıklarını gördüm. Benim bu geziye katılmaya niyetim yoktu. Neden? Çünkü Sivas’a daha önce üç kez gelmiştim. İlk gelişim bir kaçakçılık soruşturması dolayısıyla olmuştu. Bir naklihane soruşturması. Almanya’dan kalkan naklihane eşyası yüklü TIR araçları İstanbul’a ineceğine Sivas’a geliyor ve Sivas’ta gümrük işlemleri yapılıyordu. Naklihane sahibi diye beyan edilen kişilerin tamamı hayaliydi. Sahte belgelerle ve vekâletnamelerle işlemler Sivas’ta ikmal ediliyor ve daha sonra hepsi İstanbul’a, Ankara’ya gidiyordu. Bu kaçakçılığın çözümü için Sivas Cumhuriyet Savcısı ile epeyce çalıştık ve yazdığım raporu Savcı beye teslim edip Sivas’tan ayrılmıştım.

Sivas’a ikinci gelişim Güzin ile yaptığımız Karadeniz ve Doğu Anadolu seyahatinin dönüşünde olmuştu. O zaman da şehri gezme ve tanıma fırsatı bulmuştuk.

Üçüncüsü ise Ağrı’da askerlik yapan oğlumuzu görmeye giderken uğrayışımızdı. O seyahatin en unutmadığım tarafı Madımak Otelinde kalıp sabaha kadar orada yaşananları düşünürken uyuyamayışımdı.  Ne vahşi bir kalkışmaydı o. Büyük bir insanlık ayıbıydı. Bir de o ziyaretimizde Sivas kebabı yemiştik ki, işte o da unutulmayan tatlar arasında kalmıştı.

İşte bu nedenlerle ben bu günkü şehir gezine katılmadım ve karavanları bekledim. Ama bu beklemenin bedeli olarak da gelirken bana bir porsiyon Sivas kebabı getirmelerini istedim. Efendim laf Sivas Kebabından açılmışken bir hususu da ifade etmeliyim. Bu kebabın Sivas Kebabı mı yoksa Tokat Kebabı mı olduğu konusunda her iki vilayetimiz bir türlü anlaşamazlar. O bizi ilgilendirmese de kebabın lezzeti ve nefaseti tartışılmaz. Bir kere çok özel bir ocakta pişirilir. O ocağa et, domates, sarımsak, patlıcanlar çok özel olarak yerleştirilir ve altına lavaş ekmeği konulur. Bu malzemeler pişerken akan sularını bu lavaş ekmekleri çeker, emer ve sonunda yemek için sofraya oturulduğunda afiyetle yenen bu muhteşem kebaptan sonra tatlıya gerek olmaz. Zira o lavaş ekmeklerinin tadını verecek bir baklava dünyada yapılmamıştır.

Karavan denetlemelerimi ve etrafı adamakıllı takip edip görev bilinci içinde işimi yaparken etraftan gelip karavanlar hakkında bilgi almak isteyenlere de uzun uzun izahata bulundum. Bunlardan bir öğretim üyesi hanım çok arzulu olduğu için sorduğu her soruya yanıt verdim. Dikkatle not alışı gerçekten ilginç idi.

Saat 12 sularında karavan parkımıza yanaşan bir karavanın Salih bey ve eşi Afet Hanım olduğunu görünce çok sevindim. Onlar bu sabah Trabzon’dan çıkmışlardı yola 6 saatte gelmişler. Onlarda parkta yerlerini aldılar. Salih Bey ile karavanlar üzerine geniş geniş sohbet edip bilgi alışverişinde bulunduk. Onlara da birer Sivas Kebabı sipariş verdik.  Çiseleyen yağmurdan kaçarken Sivas gezginleri geldiler. Ben Güzin’in elinden kebabı aldığım gibi karavana girdim ve büyük bir iştaha ile yedim. Ama porsiyon o kadar dolu idi ki hepsini yemem mümkün olmadı. Yeteri kadar yedim ve elbette sona lavaşı sakladım.

Şehri gezen arkadaşlarımız, gördüklerinden ve yediklerinden çok büyük bir memnuniyet duymuşlar. Bol bol fotoğraf çekmişler, çektirmişler. Sami arkadaşım bunları bize özel WhatssApp gurubunda yayınladı.

Bu bütün dostların anlata anlata bitiremedikleri gezi hakkında asıl bilgileri Sivas Kebabını afiyetle mideme indirirken Güzin’den aldım. İkinci defa da olsa Sivas’a gelmekten çok memnun olduğunu ifade ediyordu. İlk önce Sivas Kongre binası Atatürk ve Entnografya müzesine uğramışlar. Müzeyi uzun uzun anlatmaya başladı:

“Binanın 1310 tarihinde Sivas Valisi Mazlum Paşazade Mehmet Menduh Bey tarafından yaptırıldığını,  2 Eylül – 18 Aralık 1919 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye’nin  bu binayı Milli Mücadele Karargahı olarak kıllandıklarını, XIX yy Geç Osmanlı Dönemi sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biri olduğunu, Anadolu’daki Milli Mücadele hareketinin teşkilatlandırılarak  millet iradesinin her türlü baskının, kişi ve zümre idaresinin üstünde olduğunun bütün dünyaya ispatlanması ve Cumhuriyet yönetiminin temellerinin  burada atılmış olması dolayısıyla  tarihi bir hüviyeti olan Sivas Kongresinin yapıldığı bu binanın, 1981 yılına kadar Sivas Lisesi olarak kullanıldığını” ifade ederken o kadar heyecanlıydı ki, heyecanı biraz yatışsın ve çayından bir yudum alsın diyerek lafa girdim. “Güzin dedim Lise Türkiye’nin politik, siyasal, kültürel ve ekonomik tarihine çok büyük isimler kazandırmıştır biliyorsun. İkimizin de ortak dostu olan Uğur Sarısözen ve Arslan Kaya bu Lise mezunları arasındadır daha birçokları gibi.” dedim.  Güzin söze devamla: “Müzeyi gezerken en büyük mutluluğu ve memnuniyeti Kongre’nin yapıldığı salonun aynen muhafaza edilmiş olması olduğunu, salonun duvarlarındaki fotoğraflara bakarken insanın çok duygulandığını, kongrede alınan kararları havi tutanakların ve kongre kararlarının imzalandığı kalemin…” kendisine çok duygulu anlar yaşadığını ifade etti.  Birkaç sene önce birlikte gezmiş olduğumuz bu binanın entnografik bölümünü de tekrar görmekten duyduğu memnuniyeti de vurgulamadan geçemedi. “özellikle Osmanlı dönemine ait kılı, kama, zırh, miğfer, ok, yay, tüfek, tabanca, barutlu tüfek gibi çeşitli savaş aletlerinin; hat sanatının en güzel örneklerinden olan levha ve yağlı boya tablolarının;   Sivas ve Divriği’ye özgü halı ve kilim bölümünde çok nadide eserler olduğunu; Sivas’taki Tekkelere ait sancak, teber, şiş, teşbih, mum, zikir teşbihleri, tef, zil gibi eserlerin en güzel şekilde Tarikat kültürünü yansıttığını; bakır eşyaların, özellikle kilit ve kapı tokmaklarının, döneme ait giysi örneklerinin tekrar tekrar görülmeye değer eserler ve bunların Milli mirasımız olduğunu, çok iyi korunması gerektiğini“ anlatırken ben de kendisini hayran hayran dinlemenin hazzını yaşıyordum.

Güzin, Şehri gezerken ekipten her bir arkadaşın, bu seyahatten çok memnun olduğunu, Türk karavancıları olarak yurtdışında olduğu gibi memleketimizde de sık sık rallyler tertiplenmesinin ve bunlara katılımın sağlanması için de arkadaşlarımızın istekli olmaları gerektiğini konuştuklarını bana anlatırken bir bakıma bu tespitlerinin tarafımdan Dernek Yönetimine iletilmesi mesajını da veriyordu.

Ziyaretlerinin zaman zaman yağan yağmur dolayısıyla kendilerine zor an yaşattırdığını, ama bunun da ayrıca bir keyif olduğunu, yağmurdan kaçacakları yerlerin Sivas’ın tarihi binaları olduğunu, bir defasında tam Gök Medreseye girerken yakalandıklarını, yağmur biraz ara verinceye kadar da Medreseyi ayrıntılı, ayrıntılı incelediklerini açıkladıktan sonra  “ Türk mimarisinin ve süsleme sanatının bir arada görülebileceği bu muhteşem yapının, IV Kılıçarslan’ın oğlu III Gıyasettin Keyhüsrev döneminde Vezir Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından yaptırıldığını….” söylerken, birden bire sustu. “neden gülüyorsun? “ dedi. “Ya kızım, bu binanın, bilmem kimin bilmem nesinin bilmem nesi tarafından bu binanın yaptırıldığını” diyerek gülmemin esasen bir takdir makamında olduğunu anlatmak istedim. “Her halde bu seyahate taş toprak görmeye çıkmadık Bahri Bey, okuduk, hatmettik de öyle geldik. Bak ayrıca senin hazırlamış olduğun tüm gezi yerleri bilgileri de elimde” deyince bundan da ben memnun oldum.

Ama açıkçası seyahatin diğer ayaklarından hiçbir arkadaşın elinde o emek zahmet hazırladığım notları göremedim. Demek ki çalışmışlar da gelmişler diye düşündüm. Güzin devamla: “Gök Mederse’nin, mermer taş kapısının ışık gölge oyunu yansıtacak müstesna bir görünüme sahip olduğunu, yapıldığı tarihten 1926 yılına kadar dini merkez olarak kullanıldığını ve bu tarihten itibaren de müze olarak kullanıldığını..” sözlerine ekleyiverdi.

Adeta Sivas’ı yeniden geziyor gibiydim. Ne de tatlı tatlı anlatıyordu. Sanki kokartlı turizm rehberi benim sevgili karım. Bravo vallaha.

Birlikte yedikleri ünlü Sivas kebabını bulabilmek için epece soruşturduklarını, ama buldukları lokantada gerçekten bu işin pirinin yapıldığını;

Lokantaya çok yakın bir noktada bulunan Madımak Otelini görmekten çok büyük üzüntü duyduklarını, hep birlikte gericiliği ve bağnazlığı lanetlediklerini, ara veren yağmurun sağladığı imkândan istifade Çifte Minareye doğru yürümeye başladıklarını; Çifte Minarenin Sivas’a verdiği havanın bambaşka olduğunu, İki minarenin adeta koruma altına aldığı Taç Kapının üç yönünden akan yazıttan Bu Medresenin İlhanlı Veziri Sahip Şemsettin Mehmet Cüveyni tarafından 1271-1272 yılları arasında yaptırılmış olduğunu, yapının günümüze ulaşan tek özgün yanının Taç Kapı olduğunu, Anadolu’da yapılmış olan en abidevi Medreselerden biri olan bu ecdat yadigârının Darül- Hadis adıyla da bilindiğini de sözlerine ekleyip “hadi artık bahri Bey biz senin gibi bütün gün burada karavan beklemedik, bak nereleri gezdik kolay mı?  Daha karavanı derleyip toplayacağım yola çıkacağız, hadi kalk bakalım, sen de üzerine düşen işleri yap dedi.

Artık yola çıkma zamanı gelmişti. Bu akşamı Balıklı Çermik de geçirecektik. Saat 15.00 sularında Sivas’tan ayrıldık. Kangal yolunu aldık. Shell istasyonundaki akaryakıt ikmalimizden sonra yine bol yağmurlu bir havada sıra sıra dizilmiş karavanlarımızla bir buçuk saate Kangal’a ve 14 km sonra da Balıklı Çermik’e geldik. Giriş kapısındaki görevliler önce şaşırdılar bu kadar karavanı bir arada görünce içerideki park yerine nasıl sığdıracağız bunları diye düşündüler belki de. Daha sonra tesisi yöneticisinin izni ile içeri girdik ve herkes kendine göre uygun bir yere yerleşip giriş işlemelerimizi yaptık. Adam başı 25 er lira ödeyerek kalacaktık bu gece burada. Tesis yönetimi bize bir jest yaparak saat 19.00 dan 21.00’e kadar tedavi havuzlarından yararlanabileceğimizi söyledi ve bizlere balıklı çermik hakkında uzun uzun bilgiler verdi.

O süre içine çevreyi gezdik. Arkadaşların bir kısmı, derede de bulunan balıklarla ayaklarını sulara sokarak tanıştılar. Güzin’in çığlığı dağları inletti. Bu heyecanlı anları bütün hanımların yüzünden hissetmemek mümkün değildi. E, ne de olsa selenyumlu suyun güzelleştirici etkisi vardı.

Karavanlarımıza elektrik çektik. Akşamüzeri çaylarımızı içtik ve saat 19.00 olduğunda herkes eline çantalarını ve havlularını alıp havuza gitti. Bencileyin yine karavanları beklemek üzere nöbetçi kaldım. Yok, öyle değil şaka tabii ki. Ben gözümdeki kanama nedeniyle biraz tereddüt ettim doğrusu. Ne olur ne olmaz. Zaten Sivas’a 30 sene önce geldiğimde buraya gelmiş ve havuzlara girmiştim. Girdiğime de pişman olmuştum. Aman Allahım burası ne feci bir yerdi. Sağda sola koyun kesilmiş her şeyleri etrafa atılmış ve her yerde mangal dumanı ve et kokusu, havuzun içinde bir sürü hastalıklı adam. İğrenmiştim doğrusunu isterseniz. Arkadaşlar havuzda sefa yaparken ben kardeşiniz de siz okurları için bu satırları yazıyordum. Türkiye karavancılık tarihine not düşüyordum.

Dostlar saat 21.00 de her biri titreyerek üzerlerinde bornozlarıyla birlikte karavanlarına girdiler. Elbette 35 derece sıcaklıktaki sudan açık havaya gecenin saat 21.00 inde çıkarsanız işte böyle titrersiniz değil mi?

İşte böyle sevgili okurlarım, bir gün daha güzel anılarla geride kalmıştı.

Karavanların ışıkları yavaş yavaş sönerken gecenin sessizliğini yanımızdan akan balıklı derenin sesini dinleyerek uykuya dalmak çok güzeldi.

21 Haziran 2019 Cuma

Saat 4.45 ve yatakta üşüyerek kıvranan Bahri baba. Titremiyorum ama soğuğu olduğu gibi bedenimde hissediyorum. Kalktım, kaloriferi yaktım. Ortalığın havasını kırdı. Kırdı kırmasına ama çıkardığı koku hem kötü, hem de korkutuyor insanı. Bu evvelsi hafta Susuz yaylasında da olmuştu. Bunu bir sormak lazım.

Günaydın işte yepyeni prıl pırıl bir gün başladı. Dışarıdan sesler geliyor saat de 08.00 olmuş neredeyse.  Bir güzel kahvaltımızı yapıp sıcak çaylarımızı yudumlarken Çermik’in selenyumlu suyunu içmeden de edemiyorduk. İnşallah her derde deva olur.

Tesis yönetimi gerçekten bizi pek sevmiş olacak ki bu gün de havuzlarını kamp sakinlerine açtı. Saat 10 olduğunda bütün arkadaşlar ellerinde havluları ve mayoları ile çok özel balıklarla sevişmeye gittiler.

Saat 12.00’ ye doğru havuz sefasından döndü karavancılar. Sami arkadaş tarafından saat 14.30 Divriği hareket planlanmıştı. Daha doğrusu öyle ifade edilmişti bir ara. Biz de hareket saatimizi ona göre planlamıştık. Bu gün Divriği de gezilecek yerler görülecek ve akşam Divriği de kalınacaktı. Bu açıklanan plan kapsamında bugün için bizlerde planlamıştık günü. Havuz dönüşü öyle yemeğini yeddikten sonra katılımcılardan bir hareket saatinin 14.00 olacağını bildirince bizimde iki ayağımız bir pabuca girdi elbette. Ben bir yandan karavana su yüklerken, Güzin de bir yandan ortalığı topluyordu. Biz bu telaş içindeyken karavanlar teker teker hareket ederek çıkış için yola dizili verdiler. Biz de bu telaş içinde biz de haliyle saat 14.05 de hazırlıklarımızı tamamlayıp dahil olduk ve yola çıktık. Varış noktası Divriği idi. Aşağı yukarı 1 . 1.5 saat içinde Divriği’ne vardık. Divriği şehir girişinde A-101 mağazasından alışveriş yaptı bazı arkadaşlar.

Daha sonra Divriği camisinin bahçesinde kalınabileceği varsayımıyla şehrin içinden Divriği camisine tırmanmaya başladık. Zaten hepimiz biliyorduk ki cami restorasyondaydı. Konvoy caminin bulunduğu yokuşu tırmanarak caminin önüne kadar çıktı. Caminin bulunduğu alanda ne park yeri vardı, ne de kalınacak, geceleme yapılacak bir mekân. Gerçi birinin oradaki İmam Hatip Lisesi bahçesinde kalınabileceğini söylemişti ama buna da itibar edilmedi ne hikmetse.  Tabi bu arada tepeye kadar tırmanmaya mecbur olan bizim araba ve karavanın işi oldukça zor hale gelmişti. Kapısının önünde durduğumuz ailenin kızı veya gelini, ben kapımın önüne yanaştırmam kimseyi deyince (delimidir nedir manyak karı)  ben biraz daha hareket ettim ve nasıl olsa dönülecek diye dönüş çaresi ararken kale yoluna girince işim çok ama çok zor hale geldi. Uzatmayayım daracık dağ yolunda dönmeye başardım ama gelin de bana sorun.

Benim yaşadığım bu sıkıntı elbette benin çekme karavan kullanmamdı ama.  Hani yani ha bu tepeye kadar çıkmadan önce burada gece kalınacak mı? Nereye park edeceğiz?  Camiyi gezip gidecek miyiz? Bunlar belli olaydı ben bu sıkıntıları yaşamaz ve ona göre kendimi planlardım.  Her neyse, “zurnada peşrev olmaz” Her ne kadar Turgay arkadaşımız “olur Bahri Bey neden olmasın” diyorsa da; benim hayatımda çok önemli yer işgal eder. “Bu zurnada peşrev olmaz” değimi. Her şeyi hoş görmenin en güzel çaresidir bence.

Bildiğiniz gibi değil, ben kendi başıma yaşadığım büyük sıkıntıdan Allah Şükür, karavanı ve arabayı dağdan aşağı devirmeden kurtuldum, kurtulmasına ama gelin de bana sorun. Neler çektim.

Karavanı dağdan aşırıp, tekrar Divriği camiinin önüne geldiğimde arkadaşlar hayran hayran Divriği camiinin güzelliklerini izliyorlardı.

Bu anda içerlemedim desem yalan olur bakın şimdi. Bu seyahat bir gurup seyahati, birlikte çıkmışız yola ha beni bir merak etseniz ya? Nerede Bahri Bey?  Ben bir rehber ağzından bina hakkında bilgi alan ekibin yanına geldiğimde; birkaç önemli mana ifade eden kapılardan üçüncüsündeydi bizim ekip.

Şu gezi de en çok merak ettiğim noktalardan birisiydi Divriği Camii ve Şifahanesi. Çünkü bura hakkında çok şey duymuş, okumuştum ve bizzat da görmek en büyük arzumdu.   E, bir bilenin ağzından da bunu dinlemek hiç fena olmazdı.

İşte bu anda içimdeki ses yetişti. “Ben sana anlatırım” dedi. “Olur” dedim. Seni dinliyorum. Sen anlat ben de bu muhteşem eseri seyredeyim, daha doğrusu birlikte gezelim” dedim.

“….Anadolu’da Selçuklulardan kalma en korunmuş ve tasarım açısından en görkemli yapıtlardan biri Sivas Divriği Ulu camii ve Darüşşifası…

Anadolu-Türk kültür ortamında Mengücekoğuları’ndan Ahmet Şah ve eşi Turan Melik tarafından yaptırılan 1228/9 tarihli bu cami ve darüşşifa İslam mimarisinde başka eşi olmayan bir üslupla gerçekleştirilmiş, İslam ve Türk sanat tarihinin yontusal nitelikte en büyük taş oyma bezeme örneğidir. Ayrıca cami ve darüşşifa Anadolu’da Selçuk döneminden kalan en korunmuş ve tasarım açısından en görkemli yapılardır. Bu yapının, özellikle Taç Kapılarının taş oyma bezemesi, İslam’ın figüratif sanata karşı olan sanat geleneği içinde, dünyanın diğer kültürlerindeki özgün yontu geleneklerine eş deş bir nitelik taşıyan, üçboyutlu bir yaratmadır. Bu taş oymaya yerleşmiş toplumlarla göçer toplumların simbiyotik yaşamlarından kaynaklanan bir kültürel çok kaynaklılığın en önemli gösterilerinden biri olarak bakmak gerekir. Divriği Ulu Camisi’nin taç kapılarını süsleyen bezeme çok küçük boyutlu, hepsi birbirinden farklı ve bir bölümü tamamlanmamış, yontucunun doğaçlama ile yaptığı, daha çok bitkisel üsluplaşma nitelikli bir kompozisyondur. Bu bezemenin motifleri üçboyutlu, değişik derinliklerde, geometrik tasarımı temelde dışlamış, düzgün olmayan yüzeylerden oluşur. Taşın erimesi nedeniyle oluşan bozukluklar da vardır. Kompozisyonlar 3-5 cm’ye kadar inen boyutlarıyla bitmiş ya da bitmemiş motifler, küçük delikler, hassas bir dizilişle çok narin öğelerden kurulu yazıtlar, ana formlar belirtilmiş, fakat tamamlanmamış motiflerin tek çizgi ile belirtilen konturları gibi ayrıntılar içerir. Tam bir doğaçlama yaklaşımı ile hiçbir çizgi, bir başkasını yinelemez (Burada sözünü ettiğim Hürremşah’a ait olduğunu düşündüğüm taş oymalardır….”

Anlatılan bu bilgilerden çok mutlu olmuştum. Teşekkür ettim içimdeki sese ve bol bol fotoğraf çektim. Her bir motifi ayrı ayrı kamerama kaydettim.

Divriği görsel ziyaretimiz çok verimli ve yerinde bir şey olmuştu. Kendi namıma çok büyük keyif almıştım.  Her seyahatte yaşanır böyle bazı sıkıntılar. Önemli olan bunları sıkıntı etmemektir. Ne dedik. “Zurna da peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına”

Seyahat planımızda kayıtlı olmasına rağmen Divriği de gecelemeyip Kemaliye’de gecelemeye karar verilince, Divriği’den ağır ağır çıkıp Kemaliye yoluna revan olduk. Bu maksatla yola devam ederken birden bire konvoyun sert bir sağ viraja sapmalarına akıl erdirmeye çalışırken, biz kesinlikle dönemeyeceğimiz için gidiş yolumuza karavanı park ettik ve onları beklemeye başladık. Güzin ne olup bittiğini anlayabilmek için konvoyun çıktığı yere yürüyerek gittiğin de ekibin bir konak ziyareti yaptığını ve sonra da bir çayhanede çay içtiklerini söyledi gerisin geri geldiğinde.

Artık zurna da hafiften peşrev başlamıştı. Hem de ne peşrev ne peşrev. Dinlesen bir türlü, dinlemesen bir türlü. Yanık yanık çalıyordu zurna. Siz değin acemaşiran peşrevi, ben diyeyim kürdilihicazkâr peşrevi.  Bir Allahın kulu benin ve Güzin’in nerede olduğunu merak dahi etmiyordu. Aradan neredeyse 1 saat geçmişti. Ya bu kadarı da fazla deyip Sami’ye telefon açtım. “Samicim biz Kemaliye’ye gidiyoruz orada buluşuruz” dedim. Olur, abi biz de bir süre sonra yola çıkacağız (!) dedi eksik olmasın.  Biz çıktık yola Ilıç üzerinden Kemaliye yoluna saptığımız da Sami arkadaş bizi arayıp nerde olduğumuz sordu!  O anda Kemaliye’ye 25 dakikalık yolumu vardı.

Biz Kemaliye’ye girdiğimizde şehir merkezinde bizi selamla karşılayan oldukça ilgili bir zat, bize Kemaliye Belediyesinden bir beyi rehber tayin etti. O, biz de dahil 8 karavanın kalabileceği bir yer göstermek üzere arabası ile beni aldı ve bir tepeye tırmanmaya başladık. O tepeye bırakın beni birçok motokaravan bile çıkamazdı. Burayı bir kenara bırakıp şehir merkezine 2 km mesafede bir kır bahçesine götürdü bizi. Burası 8 karavanın rahatça kalabileceği yerdi. Ben buradan Sami’yi arayıp, buranın konumunu gönderdim kendisine. O bana ekipten bir arkadaşın farklı yer arayışı içinde olduğunu söyledi ve benden haber bekle abi dedi. Biz o kır bahçesinde çayımızı içtik ki bir haber geldi. O arkadaşın bulunduğu yer olmamış, şehir girişinde yol üzerinde kalınacak. Ekip disiplini dedik ve kalktık oraya gittik. Yolda bir araba içinde bekçi kıyafetli bir delikanlı bizi arkasına aldı ve ekip arkadaşlarımızın yol üzerinde oluşturduğu konvoyun arkasına girdik. Artık burada kalacaktık. Olsun birlikte olduktan sonra ne çıkar? Yerleştik bir güzel yolun soluna.  Bu defa bizi oraya götüren genç ile mekân arayışını sürdürmeye başladı Sami Başkan. Bir süre sonra hadi dönün başka bir yere gidiyoruz demez mi? Peşrevde artık “si” değil “si diyez” sesi daha çok ses vermeye başlamıştı.  Peki de kalacağımız yer kesin değildi de neden beni çağırdınız oraya arkadaş.  Benim yolun orta yerinden dönmem kolay mı? Elbette kolay değil ve bu nedenle dönme manevraları sırasında kaplin muhafazası plastik koruyucusu, arabayla makas yapınca ”küt”  Eğildi tabi iki.  Bunda elbette benim kusurum var. Ama bu her kafadan çıkan sesin ortaya çıkan kaos işte böylece karavanımızın ilk yara almasına sebep oldu.

Geldiğimiz yer de bir sokak kaldırım kenarıydı. Başta karavanın aldığı darbe ve yaşananlar oldukça canımı sıkmıştı. Güzin’in de canı sıkılmıştı elbette bu yaşananlardan, erkenden yatıp stresi uykuya verdi. Bu can sıkıntısı ile karavan ile arabayı birbirinden ayırıp şehre gittim ve bir şişe şarap aldım geldim. Bir yandan sigaramı tüttürürken bir yandan da karton bardakta şarabımı içiyordum.

İçimde ki sesin güzelliği ve beni sükûnete davet eden çağrısı geldi birden karşımdaki caminin etrafa yaydığı enerjiden.

Merhaba dedi , “ne o böyle biraz gerginsin? Bakıyorum meyi de yarılamışsın. İşte böyle zamanlarda tefekküre dalar insanlar ve düşünceleri Hakikate doğru yükselir.  Nedir sıkıntın bakayım, sıkıntı buysa aman boş ver. Allah başka sıkıntılar vermesin. Bu ne ki? Sabaha her şey daha güzel olur. Bak, anı yaşa. Şu anda bir Kemaliye akşamı yaşıyorsun. Aşağılardan gelen nehrin sesini dinle. Sessizliğin sesini dinle. Kendini dinle.   Sigaramdan bir nefes ve meyimden bir yudum aldım. “Anlat bakalım dinliyorum seni” dedim.  O da bir soluklandı ve başladı anlatmaya.

Kemaliye, Erzincan'a 194 km uzaklıkta, Keban Baraj Gölü kıyısında güzel bir vadi içinde kurulmuştur. 1168 km2 yüzölçümlü Kemaliye ilçesinin nüfusu 2014 yılı nüfus sayımına göre 5.238' dir.

İlçenin hangi dönemde kurulduğu bilinmemektedir. Kemaliye yöresi, MS 4. yüzyıldan itibaren Bizans İmparatorluğu'nun toprakları içinde kalmış, 7. yüzyılda Müslüman Arapların akınlarına uğramıştır. Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile Anadolu Selçuklularının, İlhanlı Devleti'nin ve Akkoyunluların egemenliği altına girdi. Çelebi Mehmet döneminde Osmanlı Devleti'ne bağlandı. Uzun süre Diyarbekir Eyaleti'nin Arapkir Livası'na bağlı bir kaza merkezi olarak yönetildi. 19. yüzyılda Mamuret ül-Aziz (Elaziz) Vilayetinin Harput Merkez Sancağına bağlı bir ilçedir. 1926'da Malatya'ya bağlı bir ilçe iken, 1938 yılında Erzincan iline bağlanmıştır. Geçmişte Eğin olarak bilinen ilçenin adı, Mustafa Kemal tarafından, Kurtuluş Savaşında Eğin halkının çok büyük yararlılıklar göstermesi dolayısıyla kendi adın-a izafeten bu şehre verilmiş ve o zamandan beri de Kemaliye olarak bilinmektedir.

İlçe merkezi ve bağlı diğer yerleşimleri geleneksel yöre mimarisini ve dokusunu büyük ölçüde korumaktadır. Yakın çevresindeki doğal güzellikleri ve zengin folkloruyla büyük bir turizm potansiyeline sahiptir.

Halıcılığı ile ünlü olan ilçede, her yıl halı festivali düzenlenmektedir.”

O kadar güzel anlatıyordu ki, aslında birçok şey daha söyledi ama inanın hepsini aklımda tutamadım. O, anlatışındaki insanı sükûnete çağıran melodik ses tonu beni bambaşka bir dünyaya götürmüş ve içim huzur dolmuştu.

Teşekkür ettim, sessizce uzaklaştı ve gitti.

Geceyi huzur içinde geçirdim. Çok güzel uyudum.  Rüyam da annemi, babamı gördüm. Ellerinden öptüm, sohbet ettik uzun uzun. Nurlar içinde yatsınlar

22 Haziran 2019 Cumartesi

O zinde uyku ile saat 05.00 de uyandım. Biraz oyalandım ve saat 06.00 da giyinip, fotoğraf makinemi alıp sokağa şehri gezmeye, fotoğraf çekmeye çıktım. Henüz güneşin doğmamış olması ve havanın da oldukça açık olması nedeniyle gerçekten çok güzel şehir gezisi yaptım. Çok güzel fotoğraflar çektim.

Bir pastaneye girip iki çay ve peynirli bir börek yedim. Sonra ağır ağır karavana geldim. Güzin henüz uyanmamıştı. Oturdum masama ve yazmaya başladım, bu arada uyumaya başlamışım ki bildiğiniz gibi değil. Uykumu “Bahri Bey” diye seslenen Sami’nin sesi bozdu. “Saat 9.00 da Karanlık Kanyon gezisine katılmak üzere buradan hareket edeceğiz” dedi. Bunun üzerine Güzin de uyandı ve o da kahvaltı yapmadan gün içinde gerekli olan hazırlıklara başladı. Ben de bundan istifade bir kaç gündür çalışmayan telefonumu belki tamir ettirebilirim umuduyla telefon tamircisine gittim. Bu arada bulursam Tiguandaki ses sistemine de Türk Telefon hattı alacaktım.  Maalesef dükkânlar henüz açılmamıştı. Çevre dükkânlardan aldığım bilgiye göre bugün Cumartesi olduğu için çok geç açarlarmış. Yapacak bir şey yoktu elbette.

Karavan park alanımızdan bir minibüsle gelen ekip beni de aldı ve Karanlık Kanyonu görmek üzere bot iskelesine gittik. Burada minibüs sürücüsü bizi teker teker botuna aldı ve aşağı yukarı 15, 20 dakika süren bot gezimize başladık.  Gezi sırasında can yeleklerinin bir kenarda durması, hiç birimizin üzerimize geçirmeye teşebbüs dahi etmemesi şayanı dikkatti. Bol bol medeniyet üzerine ukalalık yapan bizlerin bu konuda ki duyarsızlığı düşündürücüydü elbette. Hadi sözde kaptan akıl edip giyin demedi biz neden alıp giymedik ki.

Botumuzun kaptanının verdiği bilgilere göre; Karanlık kanyon, Fırat Nehri’nin, Karasu (en uzun kolu) Irmağı üzerinde ve Kemaliye’nin hemen 2 kilometre kadar kuzeyinden başlamaktadır. Kanyon daha önceleri daha derinken ve Karasu milyonlarca yılda deldiği Sandık Dağı ve Erek Dağı’nın arasından akarken, 1970’lerde Keban Barajı’nın yapılmasıyla sular 80 metreden fazla yükselmiş ve Kanyon’un muhteşem bir görsellik kazanmasına neden olmuştur.

Geziyi muhteşem bir görsellik içinde bol bol fotoğraf çekerek tamamladık. Gidiş yolumuzun sol tarafından yüz yıllar önce oyulmuş ve daha sonra Vali Yazıcıoğlu zamanında tamamlanmış kaya yolu ki 13, 5 km idi gerçekten uzaktan muhteşem görünüyordu. Aslında bu yoldan geçmek gerekir diye hepimiz ortak bir düşünce içindeydik.  Tur tamamlandıktan sonra tekrar kaza merkezine geldik ve orada minibüsten indik. Adam başı 20 TL ödediğimiz bu görsellik gerçekten seyahatin o ana kadar ki yıldızı oldu. Esasen, Kemaliye de öyle tabi.  Görülmeye değer bir kazamız. Hatta belki bir kaç gün kalmalı, daha iyi olur. Bir de insanlarının çok sıcak ve ilgili olduğunu ifade etmek zorundayım.

Ekip arkadaşlarımız şehri turlarken ben açılmış olan Telefon bayiinden işlerimi hallettim. En ilginci de benim telefon meğer bozuk değilmiş sadece şarjı eksikmiş. Tamircinin karşısında kendimi ihtiyar bir bunak hissettim doğrusunu isterseniz.

Telefon tamirinden sonra kazanın belki de en itibarlı lokantasında özel yöresel bir çorbadan sonra birer porsiyon kavurma yedik. Çok çok lezzetliydi. Bu yemek için 45 TL ödeyince Ankara’da nerelerde nasıl kazık yediğimiz aklıma geldi. O da büyük kentte yaşamanın bedeliydi. Bedeliydi ama birilerinin haksız kazancına bedel oluyorduk.

Kemaliye’nin meşhur Lök tatlısını yemeden gidilir mi biraz yokuş tırmandıktan sonra bulduğum Lök imalathanesinde ekip arkadaşlarını da gördüm. Lök tatlısı mı? Yok canım o kadarda matah bir şey değil bana göre.

Ekip Mani sokağını gezerken ben karavana döndüm ve dün akşamdan ayırdığım karavan ile arabanın bağlantısını tesis edip yönümüzü çıkış yolu istikametine çevirdim.  Bu sayede 14.30 da kalkmaya hazır hale en önce biz geldik. Bu mucizeydi aslında.

Saat 14.30 da bu güzel kazamızı gerilerde bırakırken Tiguanın deposunda LPG nin bitmesi dolayısıyla benzinle oldukça zorlu rampaları su gibi tırmanarak yarım saat içinde İliç’e vardık.

İliç’ten Erzincan istikametini aldığımızda karşıma çıkan ilk Shell istasyonundan LPG depomu fulledim. Bizimle birlikte Salih Bey’de karavanına yakıt aldı. Yolumuz nerdeyse 120 km falandı. Ve daha önce de ifade ettiğim gibi oldukça dik geçitler ve haliyle onun inişleri vardı.  Bu arada biz biraz geride kalınca Salih Bey’in geri dönüp bizi merak etmesi, çok büyük bir nezaket ve dostluk örneği idi. Zaten bu düşüncelerimizi Erzincan’a gelince ben de Güzin de ifade ettik kendilerine.

Bir ara Tiguan’ın harareti yükselince biraz bekledik yolda ve bu arada Güzin direksiyona geçti. Bu şekilde kilometreleri gerilerde yalnız başımıza giderken Güzin sağ tarafında oldukça kahverengi bir dereye karışan masmavi küçük bir dereyi fark etti. Ben de fark etmiştim bu muhteşem olayı. Bunun dışında geçtiğimiz yöredeki dağlar, tepeler, yaylalar, ovalar zaman zaman “vaha” diye nitelendirdiğim yeşillikler gerçekten görülmeye değerdi. İnsan bir bakıma doğanın yapılanışına hayret duyuyor ve hayranlık duyuyor. Devam ederken Salih Beyin tekrar geri dönmesi karşısında biz de durduk ama onlar devam edin siz dediler. Meğer o daha önce gördüğümüz iki suyun karışımının fotoğrafını çekmeye gidiyorlarmış. Bana bir kopya gönderecek.

Erzincan’a girişte daha önceden hedeflenmiş olan Ekşisu piknik alanına doğru yol aldık. İlk girdiğimiz alanın oldukça kalabalık olması üzerine biraz ileride olan Ekşi su göletlinin kenarına gittik. Orası çok ideal bir yerdi. Hepimiz uygun bir yere konuşlandık ve yorgunluk çaylarımızı içtik.

Daha sonra Kemaliye’den aldığımız eti kavurma yapan ve yanına da güzel tereyağlı pilav yapan Sami ve Abidin arkadaşların karavanlarının arasına ortak karavancı sofrası kurduk. Bu sofra ilk ve son oldu. Bir daha da olmadı.  Akşam yemeği bol sohbet ile şamata ile geçti. Hepimizin mutluluğu gözlerinden anlaşılıyordu.

Saat 10.30 sularında hepimiz yorgun savaşçılar gibi karavanlarımıza çekildiğinde artık ortadan el ayak çekilmiş gecenin karanlığı ara sıra şiddetlenen rüzgârın sesi ve yan kamelyadan gelen gençlerin gitara eşliğinde yaptıkları müzikle bir sonraki sabah devrilmişti.

23 Haziran 2019 Pazar

HERŞEYGÜZELOLACAK Saat 08.00

HERŞEY GÜZEL OLDU Saat: 20.00

Bu güne her şey güzel olacak diye başlamıştı. Elbette bundan meramım bugün İstanbul’da yeniden yapılacak olan belediye başkanlığı seçimleri idi. Saat 19.30 sularında Fox Tv den almış olduğumuz bilgi Ekrem İmamoğlu’nun yeniden İstanbul Belediye Başkanı olduğu yönünde idi.

Bu sabah 10.30 da Ekşisu piknik alnından ayrılarak Erzincan merkeze geldik. Adliye binasının arkasında eski otogara karavanlarımızı park ettik. Bu defa toplu olarak gezme fikrinin yerine herkesin ayrı ayrı gezmesi fikri ortaya atıldı ve saat 15.00 de park alanında buluşmaya karar verdik. Arkadaşlarımızın her biri şehre dağıldık. Biz bir İş Bankası Bankamatikten para çekerken orada bulunan İş Bankası personelinden Erzincan’ın gezilecek yerlerine ilişkin bilgiler aldık. Esasen doğru dürüst te gezilecek bir yeri yoktu Erzincan’ın. Örneğin bize bakırcılar çarşısını gezmemizi, Erzincan’ın meşhur dönerini yemek istersek “Erzincan Döner” restoranını tercih etmemizi tavsiye ettiler. Nitekim biz de öyle yaptık. Önce bakırcılar Çarşısını gezdik. Bakır eşyaların güzelliğini seyrettik. Gerçekten çok güzel ürünler vardı. Daha sonra şehir merkezinde bize önerilen restorana gittik. Bir döner yedik ki tarif edebilmem mümkün mü? Muhteşemdi.  Burada da ödediğimiz iki kişilik hesapla bir kişi Ankara’da zor yer bu döneri ve İskender’i.

Değerli okurum, isterseniz şimdi de, Erzincan’ın gezilecek yerleri ile ilgili olarak internetten edindiğim bilgilerle sizi baş başa bırakayım. Ha bunlardan hangisini gördünüz derseniz? Hadi işin o tarafını karıştırmayalım. Gelin Erzincan’ı kâğıt üzerinde gezelim.

Aslında Erzincan’ın bilinen fazla bir ilginç yeri yoktur ama bilinmeyenleri vardır elbet. Bunları bilmeyen de işte “aman canım Erzincan’da ne var “der ve geçer. Bu yönden şehir merkezi değil de şehir dışı hatta kazalar çok daha önemlidir. Erzincan zannedersem 1954 de yaşadığı büyük depremden sonra yeniden inşa edilmiş ve bu modern kent ortaya çıkmıştı.

Gezilecek, görülecek yerlerden mesela,  asıl adı Muhammed Vehbi olan tasavvuf ehli Terzibaba, mesleği terzilik olduğundan halk arasında bu adıyla anılmakta olup türbesi şehir merkezine çok yakındır. Adına inşa edilen cami de klasik mimari dışında, güzel bir camidir.

Bunun dışında:   Endiçi Kalesi, Roma mezarlığı, Pigan kalıntıları , Hasgel kalıntıları, Arsenias kalıntıları, ( ki bunların büyük çoğunluğu Bizans ve Selçuklu kalıntılarıdır) Topkapı kalesi,  Kadıgölü kıyısında Orta camii,  tabiiki Kadı Gölü ve Ala mağarası, Ocak Köyü (Hıdır Sultan Abdal Ocağı) Çok eski yüzyıllarda, "Şeyhler" olarak bilinen köyün bu köyün  günümüzdeki adı Ocak'tır. Ancak, köyün kurucusunun maneviyat dünyasına candan bağlı olanlar, bu isim yerine çoğunlukla Hıdır Abdal Sultan Ocağı ismini kullanırlar. Köy, ilçe merkezi Kemaliye'ye 40 km uzaklıktadır. Konuk evleri, hamamları, camileri, kütüphanesi ve okulu gibi sosyal tesislerinin yanı sıra müzesi, helikopter pisti, çeşmeleri, düzenli ve bakımlı yolları ile örnek ve görülmeye değer bir Anadolu köyüdür. Türbe, Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin özelliklerinde yapılmıştır. Yapıya tümüyle taş işçiliği hakimdir. Yapılış tarihi ve kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Varlığı dönemin padişah fermanlarıyla tescil edilen, daha sonra 1925 yılında yürürlüğe konan bir yasa uyarınca kapatılan ve 24 yıl sonra yeniden açılan Hıdır Abdal Sultan Türbesi tarihe ışık tutan anıt bir eser olarak halkımızın ziyaretine açıktır. Anadolu insanının "ermiş", "veli", "evliya" olarak nitelendirdiği kişilerden biri olan Hıdır Abdal, Hacı Bektaş Veli tarafından "Düşkünocağı" göreviyle onurlandırılmış ve onun manevi dünyasından feyz almıştır. Yaklaşık 700 yıl önce burada kurduğu tekkesinden, Türk gücünün çevreye yayılmasında etkili hizmetleri olmuştur.

Daha sonra bu kentte aşağı yukarı 10 senedir, Erzincan’da yaşayan sevgili halamın torunu Begüm’ü ziyarete gittik. O kadar güzel bir karşılaşma ve buluşma oldu ki bu ziyaretimiz. Hem kızımız mutlu oldu hem de biz mutlu olduk. Bize çok güzel ikramlarda bulundu. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu.  Uzun uzun konuştuk, dertleştik, geçen günlerde ailemizde yaşanan bir sürü şeyler konuştuk. Evladımız bu ziyaretimizden çok büyük bir mutluluk duyduğunu ifade etti. İki saat nasıl geçti anlayamadık. Eşi Murat ve oğlu Yağız yüzme havuzuna gittikleri için onları göremedik. Saat 14.30 da bir taksi ile arkadaşlarla olan buluşma yerimize vardık. 15.00 de de hareket ederek, Erzincan’ın bir başka güzel mekanı olan Girleyik şelalesine yol aldık. Yarım saatlik bir yoldan sonra hedefimize vardık ve oto parkta her birimiz bir yerde konuşlandık. Ve gecikmeden şelaleyi görmeye gittik. Oldukça yüksekten ve geniş bir alana dökülen sular oldukça güzel bir görüntü ve muhteşem bir serinlik veriyordu. Pazar günü olması hasebiyle bol miktarda piknikçi şelalenin etrafına konuşlanmış ve mangallarını yakıp etlerini pişiriyorlardı. Tabi etraftaki ızgara kokusu ve dumanı hiç de çekilecek gibi değildi. Bol bol fotoğraf çektirdik. Sonra karavanlarımızın yanına gelip seçim sonuçlarını merakla beklemeye başladık.

Bu arada gördük görmesine de Girlevik Şelalesi hakkında biraz bilgi edinelim dedik.

Girlevik Şelalesi, Erzincan şehir merkezine yaklaşık 35 km mesafede, Çağlayan bucağı, Girlevik köyünde bulunmaktadır. Şelale; doğal güzellikleri, bitki örtüsü, ağaçları, serin havası ve dinlenme yerleriyle Erzincan' ın en çok tercih edilen mesire yeridir. Yüksekliği yaklaşık 30 metre olan, üç katlı birçok koldan akan Girlevik Şelalesine, yerli ve yabancı turistlerin ilgisi her geçen yıl daha da artmaktadır. Özellikle bahar aylarında açan papatyalar, rengarenk küpe çiçekleri ve daha birçok farklı bitki türü görsel bir şölen sunmaktadır. Şelaleyi ziyarete gelen misafirler, iğde ağaçlarının gölgesinden piknik yapmakta ve serinlemektedir. Kış aylarında hava sıcaklığının sıfırın altına düşmesi, Girlevik Şelalesinin donmasına neden olmaktadır. Şelalenin bu hali, oldukça ilgi çekicidir. Donmayla birlikte oluşan buz sarkıtları, buz tırmanıcılığı sporu için elverişli bir ortam sağlamaktadır. Kış aylarında bu spora gönül verenler, donmuş şelalede gösteri yapmaktadır.

Hayırdır inşallah, bir ara çalan telefonumdan beni arayan iş ortağım Mehmet idi. İstanbul’daki antrepoda ortaya çıkan bir sorunun çözümü için epeyce konuştuk. Sorunu mahallinde çözmek en doğru davranış olacağı için benim İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Biletim alındı. Yarın sabah 06.25 de buradan kalkan bir dolmuşla Erzincan’a gideceğim. Erzincan Erzurum arasını da Güzin yalnız başına gidecek.

Saat 19.35 olduğunda Fox TV den yapılan canlı yayında İstanbul Belediye Başkanlığını Ekrem İmamoğlu’nun 800.000 oy farkla kazandığı resmen açıklandı.

HER ŞEY GÜZEL OLACAK diye başlamıştık güne HER ŞEY GÜZEL OLDU.

“Ekrem şimdi senin şerefine içilmez mi oğlum”

Kaldığımız yere 50 metre mesafedeki bakkala giderek bir 35’lik rakı ve Davidof’umu aldım. Kadehlerimizi sevgili karımla HER ŞEY GÜZEL OLACAK diye kaldırdık.

Sabah İstanbul’a gidecektim. Pek de uyumaya niyetim yoktu. Güzin ile vedalaştık. O yatmaya gitti. Benim öyle bir niyetim yoktu doğrusu.

24 Haziran 2019 Pazartesi

Evet, bugün hiç programda olmayan bir İstanbul seyahati vardı.  Akşam, yaptığım sorgulamada, sabah saat 06.20 de bir minibüsün Erzincan’da çalışan memurları aldığı haberini alınca sabaha kadar karavanın önünde yıldızları sayıp beklemekten başka çarem kalmadı. Zira diğer türlüsü yani Güzin’in beni hava limanına götürmesi, orada beklemesi veya tekrar geri dönmesi olacak şey değildi. Çünkü kafilede bugün Girlevik’den hareketle Erzurum’a geçecekti.

Akşamdan giyinmiş ve  çantamı da hazırlamış olduğum için saat 06,10 dan itibaren dolmuşu beklemeye başladım durakta.

Gerçekten vaktinde gelen dolmuşa birbirleriyle çok samimi on kadar müşteri bindi. Belli ki hepsi Erzincan’da bir yerlerde çalışıyorlardı. Sabahın körü denecek bir saatte 07.10 gibi diyelim Erzincan’a vardım. Daha şehir bile yeni yeni uyanıyordu. Bir börekçide iki üç parça bir şeyler yiyerek kahvaltımı yaptım. Uçağım, saat 11.00 de idi ancak sağlığım yönünden çok önemli olan ve raporum bittiği için yeteri kadar yanıma alıp gelemediğim Xeralto isimli ilacı Erzincan Devlet hastanesine gidip yazdırmam gerekiyordu.  18 no.lu otobüse binerek Erzincan’ın muhteşem Devlet Hastanesine vardım. E, nasıl olmaz, Türkiye’nin son Başbakanı ve İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini iki kere kaybetmiş Binali Yıldırım’ın memleketiydi Erzincan.

Bilbordlarda ki “Evladına Sahip Çık Erzincan” sloganı dikkat çekiciydi.

Hastaneye varmasına varmıştım ama muayenelerin başlaması saat 09.00 da başlarmış. Sıramı aldım ve beklemeye başladım. Memleketimden İnsan Manzaraları. Neler neler?  Mesela, ihtiyar bir adamcağız, yaşı 70 falan. 65 yaş üzeri kayıt alan kızın önüne geldi. Kız sordu. “amca hangi servise sevk istiyorsun?” Adamdan cevap “nereye istiyorsan oraya yaz kızım ben ne bileyim.”  gibi, daha ne anekdotlar.  Sıraya girmenin şekli her yeni gelen kimliğini birikmiş kimliklerin en üstüne koyuyor. Bazı uyanıklar ki bunların hepsi 65 yaş üstü. Kimliği en alta sokuveriyor. Al sana kıyamet.

Saat 09.15 gibi doktor gelmişti. Benim önümde 26 kişi vardı. Saat 11.00 uçağına yetişmek için önce Erzincan’a, sonra da oradan havalimanına gitmek gerekiyordu. Kardiyoloji sırası bekleyen sıradakilerde bir ricada bulundum ve durumu anlattım. Allah razı olsun elbette siz ilk girin” dediler. Ve öyle de yaptım. Doktora da durumu izah ettim ve ilacımı yazdırıp hastaneden ayrıldım. Otobüsle şehre ve oradan da ilk Türk Hava Yolları servisi HAVAŞ ile Erzincan Havalimanına.

Saat 10.10 gibi havalimanında idim ve doğruca VİP salonuna yöneldim. Türkiye son İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri sırasında bir VİP krizi yaşamış olduğu için dikkatli olmak gerekiyordu. Kılığım da resmen bir seyyah kıyafetiydi. Kapıdan girerken bir sivil yetkiliye kimliğimi gösterdim ve içeri girdim. Girdim girmesine ama görevli iki kişi sanki biraz rahatsız gibiydiler. Ben oldukça sakindim. Salona girdim. Tek gazete Sabah’ı aldım ve 23 Haziran seçimlerini Sabah gazetesinin nasıl gördüğünü okumaya başladım. Derken içeriye uzun boylu, ileri yaşlı,  siyah takım elbiseli bir zat girdi. Etrafında üç beş koruma olduğu anlaşılan kişiler vardı. Beyefendi salonda yerini aldıktan sonra onlar dışarı çıktılar. Kimdi ki acaba? Gelen kişinin ve kişilerin bana bakışları biraz tereddütlü idi. Ben istifimi bozmuyordu. Görevli bayan önce ona sonra bana ne içeceğimi sordu bu defa. Sade kahve dedim. İstifimi bozmuyordum.  Korumaların gözleri üstümdeydi.  Kahvemi içerken bu defa içeriye özel kıyafetleriyle üç beş özel harekât polisi girdi. Onlar da önce beni tarassut edip sonra o takım elbiseli beye saygılarını sundular.  Gözler üzerimdeydi. Derken bir ara bu özel harekâtçılardan biri yanıma gelerek, “günaydın beyefendi. Erzincan Milletvekili bilmem kim ile Sayın Valimiz buradalar” gibi açıklamada bulundu.  İyi canım buraya elbette VİP den uçması yasal olan herkes girer öyle değil mi?  Yani onlar geldiyse ben ne yapayım? Benim kimliğimi ve eşkâlimi 20 dakikadır inceleyip duruyorsunuz. Ne yapayım yani o Vali, o Milletvekili ise. Ben de memuriyet terbiyemle oturuyor ve uçağımı bekliyorum.  Bu açıklamayı anlamadım işin açıkçası ve zaten 10 dakika içinde de servis aracına binip uçakta yerlerimizi aldık. Onlar ilk sırada ben de ikinci sıradaydım. Sağımda ve solumda da Korumalar vardı. Önden gelen konuşmalar 23 Haziran seçimleri sonrası Ankara’da toplanacak MYK toplantısı üzerineydi.

Uçak tam vaktinde kalktı. Daha henüz yükselmeye başlamıştı ki, bu yaşıma geldim ve bunca uçak seyahati yaptım, hiç böylesi sallantılı uçmamıştım.  Korkmadım desem yalan söylemiş olurum.  Gece sabaha kadar uyumadığım için bu gürültülere bile zihnim tepki verecek vaziyette değildi.  Sabiha Gökçen’e inişte uyandım. Böylece yanımdaki korumalar da rahatlamış ki baktım onlarda uyuyorlar.

Sabiha Gökçen VİP de aşağı yukarı iki, iki buçuk saat bekledim. Birlikte Erenköy Gümrüğüne gideceğim iş arkadaşım Mehmet’in bir toplantısı varmış ve uzamış. O beni alacaktı havalimanından ama bir türlü gelemiyordu. Saat de 16.00 ya doğru akıyordu. Derken personelden Kemal geldi beni aldı ve birlikte Erenköy Gümrük Müdürüne Mehmet ile birlikte girdik.

Müdürle olan görüşmemiz antrepo sorumlusu olduğumuz Gebze DHL ile ilgiliydi. Çok acı ki, Müdürlük Makamını işgal eden bu Müdüre konuyu bir türlü anlatamıyorduk. Biz her ikimiz de bu mesleğin duayenleriyiz, gerçeği anlatıyoruz ama ne yazık ki bir türlü ikna olmuyordu. Daha fazla konuşmanın gereği yoktu.

Akşamı etmiştik, bir Lokantada bir şeyler yedim, karnım acıkmıştı. Bu yemek sırasında Mehmet ile durum muhakemesi yaparken, Kemal de benin Erzurum,  Ağrı, Kars, hatta Trabzon’a onlar da olmaz ise Ankara’ya dönüşüm için bilet arıyordu.  Gümrük konusu ile ilgili olarak bizden istenilen bilgiyi en açık bir şekilde verecek ve sonuna kadar hukuk kavgası verecektik.

Kemal “maalesef hiç ama hiçbir yer yok efendim” demez mi! Hoppala İstanbul’da kalmıştım. Kadıköyündeki otobüs bürolarından yer bulurum ümidiyle Rıhtıma geldim.  Ne gezer? Bir firma yetkilisine neden dedim neden otobüs, tren, uçak, kamyon neden bu doluluk. Ya Ağrı’ya gideceğin nedir bunun sebebi?

Sebebinin, 23 Haziran İstanbul yenileme seçimi için Anadolu’nun bütün vilayetlerinden ücretsiz olarak İstanbul’a getirilen taşıma oy seçmenlerinin memleketlerine götürülmeleri olduğunu duymak nerdeyse 100 yıllık Türk Demokrasi adına beni çok üzdü ve çok düşündürdü.

Nasıl olduysa, METRO Turizm firmasından Ankara’ya gece saat 01.00 için bir kişilik yer bulduğumda ne kadar sevindim. Hiç olmaz ise Ankara’dan bir ihtimal otobüs veya uçak bulurum ümidi taşıyordum.  Kadıköyünde eski mahallem Mühürdar’a gidip bir biracıya oturdum. O kadar yorgundum ki gezecek halim yoktu. Bu biracıda uyumadan saat 12.00 yi edersem ne ala diye düşündüm. Biracıda ikinci birayı da bitirmişken cep telefonumdan sürekli kovaladığım “bir bilet”  arayışlarıma Ağrı’dan yanıt geldi ve 27 Haziran 2019 sabah saat 07.30’a biletimi aldım.  Şimdi hayırlısı ile Ankara’ya gitmek vardı. Artık sandalyede uyuyacaktım nerdeyse. Hesabı ödedim. İskeleye indim. Azıcık gezindim, deniz havasını teneffüs ettim.

Tarihi yarımada bambaşka görünüyordu bana bu defa. Artık İstanbul daha iyi olacak diye düşündüm.

Rıhtımdan kalkan servis arabası o muhteşem İstanbul trafiğinde 1 saatte Sarıgazi’ye vardı. Serviste bir uyudum bir uyudum ki sormayın. Arada bir şoförün yaptığı frenle uyanıyorum. Nerde olduğumu bir türlü seçemiyorum. Evde miyim, Karavan damıyım?  Neredeyim, bu ışıklar, ne?= Ben neredeyim? Sarıgazi’de servisten bir indik ki ortalık ana baba günü. İnsanlardan fazla otobüs var. Her 15 dakikada bir Anadolu’ya otobüs kalkıyor. Memleket insanı yer değiştirmiş vallaha. Olacak şey değil. Bu ne rezalet. Benin otobüs saat 01.45 numarası da 5584.   Nereden bulacaksın, anons desen birbiri ardı sıra. Onlarca otobüs, hangisi? Derken ben oturduğum kaldırımda anons takip ederken uyumuşum ayakta.  Bir gürültü ile uyandığımda baktım ki saat 02.30. Aha dedim otobüs kaçtı.  Koştum anonsçu kıza neden anons etmedin benim otobüsümü? Kız dedi “ettim demek ki duymamışsınız.” Dedim “kızım bu hengâmede şeytan eniğini kaybetse bulamaz, demek ki duymamışım”. Ne duymamışı mı? Uyumuşum, uyumuşum”  Kız uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerimi görüp halime acıdı ki, beni bir otobüs ile Mehmetcik tesislerinde beklediğini söylediği otobüsüme gönderdi. Bindiğim otobüste yer ne arar? Hostes koltuğuna oturdum ve çıktık yola. Mehmetcik tesislerine geldik ki, otobüs falan yok. E, nolcak şimdi. Şoför  “abi bu hostes koltuğunda misafirim ol, polis sorarsa ‘dedesiyim ben şoförün’  dedi ve 6 saatlik hostes koltuğunda Ankara seyahatimiz başladı.  Bu garip yolcu trafiğini ona da sordum. Nedir bu durum diye. Aldığım yanıt çok ilginçti. Tek başına METRO Turizm firması seçim öncesi Anadolu’nun muhtelif kent ve kasabalarına 500 sefer yapmış. Kendisi Binali Yıldırım’ın kazası Refahiye’den iki seferi olmuş. Otobüs içinde yolcuların yarısı Ekrem İmamoğlu’na, yarısı Binali Yıldırım’a oy vereceklerini söylüyorlarmış ve arada bir otobüste bu iki gurup arasında kavga olduğunu söylemişti. Ne ilginç değil mi? Arada sırada uyuyor, şoförün bana uyumamam için sorduğu sorulara saçma sapan cevaplar veriyordum. O da bu halime gülüyor ve böylece otobüsteki 50 yolcunun can güvenliği ile seyahat etmesinde de bir nebze faydam oluyordu. Ama resmen dökülüyordum. Molalarda otobüsten çıkmıyor, gidip bir yerlerde uyur kalırım bunu da kaçırırım diye korkuyordum.

25 Haziran 2019 Salı

Sabahı sabah ettim derler ya…. Aynen öyle oldu ve saat 07.00 sularında Ankara Terminaline girdik. Kerem’i aradım. Beni Aramda AVM önünden aldı ve eve götürüverdi. Allah Razı olsun. Eve varır varmaz kanepeye kendimi bir atmışım ki saat 15.00 de yine yer yadırgaması ile uyandım. Kendime gelmiştim. Bir banyo yaptım.

Evde maşallah buzdolabında bir şey yok.  Gittim biraz alış veriş yaptım ve büyük bir beceri ile  -kitapların ve internetin yardımıyla- 3 tencere yemek yatım. Pilav, makarna ve derin dondurucudaki yemeklerle artık Keremimiz aç kalmaz.

Akşam yemeğe gelmedi. Sadece “geç gelirim sabah ben seni havalimanına götürürüm” dedi. Koçum benim.

Kerem de gelmeyince ne yapayım. Sabaha kadar uyumadım ve Erenköy Gümrüğüne yazacağım yazı üzerinde çalışmaya başladım. Arada sırada çay yapıyor, bir şeyler atıştırıyordum.  Yazı da olanca şiddeti ile devam ediyordu. Kafaya koymuştum “bu işi çözecektim”

26 Haziran 2019 Çarşamba

Saat sabahın 5.00 olmuştu. Bir kez daha banyo yaptım. Zira Doğu Anadolu seyahatimizde banyo yapamıyorduk ve adeta kokmuştuk. Ben bir kez daha yıkanayım faydalı olur diye düşünüyordum. Ne alakası varsa.

Saat 6.00 da evden yola çıktık ve yarım saatte Esenboğa Havalimanı VİP ‘e geldik. Ankara VİP Personeli Erzincan’a göre daha deneyimli olduğu için çok normal koşullarda çekin işlemimi yaptırdım ve salonda bol bol kurabiye yiyerek ve kahve içerek uçağımı bekledim.

Uçak tarife uyarınca saat 07.30 da hareket etti.  Okurlarım zannedersem yazının devam edeceği hususunda hem fikirdirler. Evet, uçağın hareketini biliyorum ama 1,5 saat nerelerden geçtik, ne zaman Ağrı’ya indiğimiz hakkında hiçbir bilgim yok.  Uçağın park etmesi üzerine ayağa kalktığımda bir de baktım ki meğer uçak tam olarak doluymuş. Demek ki Ağrıda da İstanbul ikametgâhı olan birçok vatandaşımız yaşıyormuş. Bu ne gariplik böyle ve çok ilginçtir ki bu konu hiçbir gazeteci tarafından enine boyuna masaya yatırılıp kamuoyunun bilgisine sunulmuyor. Bilmiyorum, belki yazıldı çizildi de ben farkında değilim.

Ağrı, gerek memuriyet hayatımda ve gerekse oğlum Kerem’in askerliği dolayısıyla benim için çok özel bir yerdir. 1974 yılında Gürbulak Gümrüğünün teftişi için uçak ile geldiğim Erzurum’dan Doğubayazıt’a giderken Ağrı’dan geçmiştim. Şehir demeye bin bir şahit isteyen orta yerinden yarı stabilize bir yol geçen sağa sola park etmiş veya terkedilmiş TIR araçlarının, kamyonların bulunduğu boş alanlar, tek tük Devlet binası olduğu aşikar binalar ve toprak damlı bir takım yığıntı evler. Lokanta diyemeyeceğim ama belli ki yemek yenilen yerler. Bol miktarda kahve haneler kalmış aklımda.  Bu seyahatimden aklımda kalan Tahir geçidi vardı. Çok zor bir geçitti. Kış aylarında geçit vermeyen bu esrarengiz yoldan geçerken çok etkilenmiştim, heyecanlanmıştı ve açıkçası korkmuştum.  O yıllar eşkıya korkusu vardı.  Eşkıya dediğin de paranı alır ama canını almazdı. Öyle denirdi. Gördüğümden değil. Duyduğumdan söylüyorum.

Yol boyu Doğubayazıt’a giderken bol bol şoförle konuşma imkânı bulup öğrenciliğimizde Ankara’da yaşadığımız solculuğun buralarda ne anlama geldiğini sorguladım. Hey gidi günler, gençlik.  Bir ara şoför sormuştu abi sen ne iş yaparsın, neden gidiyorsun Doğubayazıt’a diye. Ben de sözüm ona Müfettiş kimliğimi gizlemek için “Ben tüccarım, İran’a geçeceğim” demiştim.  Şoför de bana ne demişti biliyor musunuz?   Şöyle ince uzun sakallı yüzüne yerleştirdiği bir tebessümle; “yok be ağabey, ne tüccarı, bundan birkaç ay evvel yine senin gibi birisi oturmuştu buraya, onun elinde de aynısı senin çantandan vardı. (o yıl Teftiş Heyetinde Sümerbank yapımı evrak çantası dağıtılmıştı her birimize) O Gümrük Müfettişiymiş. Hele doğru söyle babam sen de Müfettişsin değil mi?” deyivermişti.  Şoför benden daha iyi Müfettiş çıkmış ve kimliğimi açıkça söyleyivermişti.  “Tamam, tamam doğru” deyip gülüşmüştük.  İşte Müfettişlik anılarımı süsleyen anekdotlardan biri size. Aslında yazacak olsam o teftiş dolayısıyla geldiğim Gürbulak, Telçeker, Doğubayazıt ve çevresine ilişkin ne görsel anılarım ve ne nice mesleki anılarım vardır.  Birini daha anlatmadan geçemeyeceğim. Gümrük, bizim gümrük demeyeyim de Türk ve İran gümrükleri bir avlunun içinde bulunuyor. Avluyu tam orta yerinden kesen hat sınır çizgisi.  Bir tarafı İran, bir tarafı Türkiye.  Müdürlük binası da öyle yarısı İran, yarısı Türkiye. Her iki ülkenin müdürü arada bir duvar var sırt sırta oturuyorlar. Devir Şah Pehlevi zamanı. İran’ı Avrupa ülkeleri besliyor, TIR’lar o kadar çok nevi mal taşıyor ki İran’a her şey. Her şey. Bir akşam İran Gümrük Müdür bizi Bazargan’a yemeğe davet etmiş ve az kalsın beni baldızı ile evlendirecek olmuştu. Güzel bir İran kızıydı.

Durmasını bileyim yoksa uzar gider.

Gelelim ikinci gelişime. İnanın hatırlamak bile istemiyorum. Oğlum Kerem’in başından  2002 senesinde neler geçti neler? Birisini boş vereyim de ikincisi olan bu gelişimin nedenine geleyim. Kerem’in askerliği.  Aylardan Ağustos. Sıcak bir Ankara günü. Askerlik kuralarını evde heyecanla Bilgisayar karşısında bekliyoruz.  Bu bekleyiş sonunda Kerem’in kurası Ağrı’ya çıktığını hepimiz şoka girerek öğrenmiştik. O yıl terör hemen hemen en doruk noktadaydı.  Yavrum Ağrı’nın nere olduğunu bile bilmiyordu. İnanın haritaya baktı ve yıkıldı birden bire. İşte böylece başlayan Ağrı serüveni, uğurlayış (şu anda burnumun direği sızlıyor) , yemin töreni, telefon konuşmalarımız, acilen Ağrı’ya gidişim, Öğretmen evinde baba oğul rakı içişimiz, birlikte aynı yatağı paylaşmamız, Ağrıda yapılan sabah kahvaltısı,  bir annenin içine attığı gözyaşları, bir kardeşin özlemi, her gün ekran başına kitlenip haberleri izlememiz, bitmeyen 6 ay ve sonunda kavuşma. Allaha şükürler olsun.

Neyse daha fazlasını anlatmaya içim razı olmuyor.

İşte bu Ağrı’ya üçüncü gelişim. Havalimanında kendilerini birliklerine götürecek özel servis bekleyen saçları kazınmış kara yağız delikanlılarda Kerem’i görüyorum. Öyle bir şey her şey Yarım saat içinde Ağrı şehir merkezine geldim. Birkaç gün önce Erzincan’da yazdırdığım reçeteyi rapora bağlatmam gerekiyormuş. İşte bu nedenle bu defa da Ağrı Devlet Hastanesi Kardiyoloji Polikliniğine gitmem gerekiyor. Bir otobüse bindim ve hastaneye gidiyorum. 2002 den bu yana bambaşka bir şehir olmuş Ağrı. Her şey çok yeni,  anılardan başka. Otobüste önümde seyahat eden kız. Başında süsü, bu ne güzellik böyle. Ya otobüsün tül perdeleri ve yol boyu şehri süsleyen güzel binalar. Kars Üniversitesinin muhteşem yapıları. İleriden görülen hastane. Burası Ağrı mı? Evet Ağrı.  Hastanede randevu almam ve muayene olmam hiç de zor olmadı. Doktora durumu anlattım. Beni hem muayene etti hem de EKO yaptı. İstanbul Koç Üniversitesindeki Prof Dr. İle aynı teşhis. Kalıcı hale gelen Atrial Fibrilasyon ve buna bağlı kalp yetmezliği. Raporumu tanzim etti ve ilacımı yazdı.

Artık şehre dönmem ve Erzurum’dan bu yana hasret kaldığım sevgili karıma ve kafileye katılma zamanıydı. Yarım saatte bol bol fotoğraf çekerek şehre geldim.  Şehrin içi eski Ağrı idi. Hürriyet caddesinde Kerem ile kahvaltı yaptığımız lokantaya gittim. Kahvaltı zamanı değilmiş. E, saatte 12.00 gibi olmuştu. Güzin’den telefon geldi. Ağrı’ya girmişler ve karavanları park etmişlerdi. Onlara konum attım. Gelin burada yemek yiyelim diye.

Kavuşma anının Abidin Bey fotoğrafla tespit etti. Birlikte yemek yedik. Sohbet ettik.

Yol arkadaşlarım, İstanbul’dan gelmiş olmam nedeniyle ilk soruları:

“İSTANBUL NASIL?” oldu.

Cevabımı hemen verdim.

“İSTANBUL’DA HER ŞEY GÜZEL ARTIK”

Lokantaya gelen arkadaşlar arasında Salih Bey ve eşi yoktu. Merak ettim doğrusu. Meğer Salih Bey ve eşi Trabzon’a işleri gereği dönmüşler. Arkadaşlarla birlikte yediğimiz yemekte İstanbul dönüşünde yaşamış olduğum sıkıntıyı anlattım.  Seçim dolayısıyla Anadolu’dan İstanbul’a taşınan oyları anlattım. Aslında İstanbul’un nüfusunun gerçekten resmi kayıtlardaki gibi olmadığını düşündük.  Gayrı safi milli gelirin paylaşımından gerçek İstanbul’da oturanların payına düşenden fazlasının nerelere ve kimlere dağıtıldığının üzerinde durulması gerektiğini düşündük.

Yemekte, arkadaşlardan Güzin’in ne yaman bir karavan sürücüsü olduğuna dair bilgiler alırken, Nermin hanımın iyi bir yol arkadaşı olduğunu ve Güzin’e yol boyu refakat ettiğini öğrendim. Salih beylerin Trabzon’daki işleri dolayısıyla kafileden ayrılmasına üzüldüm. Erzurum gezilerini bir tur minibüsü ile yaptıklarını, hemen hemen şehrin bütün tarihi ve turistik yerlerini gezdiklerini, Çağ Kebabı ve cevizli kadayıf kızartmasının tadının hala damaklarında olduğunu velhasıl keyifli geçtiğini dinledim.  Yol üzerindeki Ilıca kaplıcaları ziyareti de maşallah hepsinin yorgunluğunu almışa benziyordu.

Arkadaşların Ağrı’yı şöyle bir gezme düşünceleri üzerine lokantadan ayrıldık. Bir kısmı bankaya, bir kısmı postaneye giderken bir kısmı da başta Güzin olmak üzere “Ahmat Tea” marka çay almak için arayışa geçtiler. Ağrı işte bu kadardı.  Karavanlarımızın yanına gittiğimizde meraklı gözlerin karavanları nasıl incelediklerini gördük ve Yol Liderimiz Sami Beyin hedef olarak belirlediği İshak Paşa Sarayına hareket ettik.

Biz konvoyun en arkasında olduğu için ve gidilecek hedef belli olduğu için Ağrı çıkışında aracımızın yakıt ikmalini yaptık. Hatta orada bulunan bir kantara çıkarak Tiguan ile Karavanın ağırlık kontrolünü yaptırdık. İkisinin (biz dahil) ağırlığı toplan 3450 Kg. idi.  Güzin ile yol boyu Ağrı’yı,  Kerem’i ve neler yaşadığımızı hayıflanarak konuştuk.  Yola devam ederken birden bire Tiguanın altından gelen ses bana Kızılcahamam dönüşündeki sesi çağrıştırdığından hemen arabayı sağa çektim ve durum tespiti yaptım. Gerçekten yine kartel kapağı yerinden çıkmıştı ama bu defa çıkan sağ taraf idi. Önceki tecrübelerime dayanarak çıkan parçayı iple bir güzel sabitledim ve yola devam ettik.

Yolumuz 40, 45 km yoldu. Dümdüz bir yolda kartel kapağını iple bağlayıp yavaş yavaş giderken Güzin, Girlevik Şelalelisinden sonraki seyahat anılarını anlatıyordu.  Kendisine yol boyu arkadaşlık yapan Nermin hanımın kendisine çok destek ve moral verdiğini, çok iyi bir yol arkadaşı olduğunu, sürüş esnasında hiçbir sorun yaşamadığını, bir kere Akaryakıt aldığını, sakince geçen geçen bir yolculuk sonunda Erzurum’da konaklayacakları yere geldiklerini, güvenlik içinde geceleyecekleri bir alan bulmanın mutluluğu içinde Erzurum’u gezdiklerini anlattı.

Maşallah, seyahat öncesi çok iyi çalışmıştı gidilecek yerlerin, gezilecek ve görülecek özellikleri hakkında.

İlk ziyaretlerini Erzurum Atatürk Müzesine yapmışlar. Burayı da ikinci defa gördüğünü belirttikten sonra iki de olsa, üçte olsa görmeye değer olduğu vurgulamasıyla: Müzenin Erzurum Çaykara sokakta olduğunu, XIX yy sonlarında Erzurumlu bir zenginin konağı olarak inşa edildiğini,  1915-19169 yılları arasında 9 ay kadar Alman Konsolosluğu olarak kullanıldığını ifade etmiş. Bu noktada her ikimiz de ne işi vardı o tarihte Alamanın orada diye hayret etmiştik. “Aman sen önüne bak, ben anlatayım sen dinle” diye ikaz etti. Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından sonra kongre için gelmiş olduğu Erzurum'daki bu konağa 9 Temmuz 1919 tarihinde Hüseyin Rauf Bey ve arkadaşları ile yerleştiğini, 29 Ağustos 1919 tarihine kadar 52 gün Erzurum Kongresi çalışmalarını bu konakta sürdürdüğünü, bu nedenle bu binanın Türkiye tarihinde çok büyük önem arz ettiğini, Cumhuriyet'in ilanından sonra 13 Eylül 1924 günü Erzurum'a eşi Latife hanım ile gelen M. Kemal Paşa’ya, Belediye Başkanı Nazif Bey tarafından Erzurumlu bir kuyumcuya yaptırılan altın anahtar ve evin tapusunun şehir adına armağan edildiğini,  Vefatından sonra kız kardeşi Makbule Hanıma intikal eden bu konağın onun da ölümünden sonra Çocuk Esirgeme Kurumuna devredildiğini; Taş kemerli çift kanatlı girişten sonra sağda Kazım Karabekir ve Kazım Yurdalan'a ait eşya, belge ve fotoğraflar sergilenmekte olduğunu, bu odanın karşısında Anadolu'da yayınlanan Türk Gazetesi Envari Şarkiye'nin, Milli Mücadele Dönemi'nin unutulmaz gazetesi Albayrak'ın ve Erzurum Kongresi bildirilerinin basıldığı matbaa makinasının teşhir edildiği odanın yer aldığını;

Birinci katta merdiven başı sahanlığında Atatürk'ün ikinci kez Erzurum'a gelişlerinde toplu halde çekilen büyük boy bir fotoğrafının yer aldığını, buradan geçilen antre kısmından Erzurum Kongresi üyelerinin fotoğrafları ve biyografileri bulunan salona geçildiğini,

Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen Erzurum Kongresi ile Cumhuriyet'in temellerinin atıldığı bu binanda Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne giden yolun bu kongre ile aralanmıştır. Dolayısıyla bu bina Cumhuriyet tarihimizde çok önemli bir yere sahip olduğunu anlatırken ara sıra duygulanıyor ve asla ihmal etmediği suyunu yudumlarken boğazına inen yutkunmaları da yutuyordu adeta.

Öyle saatlerinde “hangisine gidelim tartışmasından” galip çıkan Galip dede Çağ Kebapçısına gittiklerini, gerek kebabın ve gerekse ardından yedikleri kadayıf dolmasını çok beğendiğini benim de ağzımı sulandırarak anlatıyordu.   Karavan da bana da ayırdığı kadayıf dolmasını duymaktan çok büyük mutluluk duyduğumu söyledim ve teşekkür ettim.

“Sırada ne var Güzide Hanım, iyi gezmişsiniz”  dedim. “Hele dinle bakalım Bahri Bey” dedi ve Erzurum Arkeoloji Müzesinin sergi salonlarında teşhir olunan objelerin, bölgede yaşamış toplumların kültürel gelişimi, üretimleri, yaşam tarzları, sanatı, dini inanç ve gelenekleri hakkında bilgi verdiğini söyledikten sonra Ulu Camiye hayran kaldığını,  Ulu Caminin Saltuklu Emiri Nasreddin Aslan Mehmet tarafından 1179 yılında yaptırıldığını,  Saltuklular'ın "Atabey" isminden dolayı buraya "Atabey Camisi" de denilmekte olduğunu, yapının üst örtüsünün mihrap duvarına dikey olarak inşa edildiğini, geniş bir orta nef ve bunun iki yanında üçer nefle birlikte toplam yedi neften oluştuğunu,  Sultan 4. Murat zamanında yiyecek deposu olarak kullanılan caminin, değişik tarihlerde beş kez onarıldığını, Caminin içerisinde toplam 40 sütun bulunduğunu,  "Kırlangıç Kubbe" denilen, bindirme şeklinde inşa edilmiş bu kubbenin yapının ilk haline ait olduğunun sanıldığını,  Caminin sağ tarafında tuğladan yuvarlak gövdeli tek şerefeli minaresinin bulunduğunu, Minareye cami içerisinden çıkılmakta olduğunu, Şerefeden yukarısının maalesef yıkılmış olduğunu 28 pencere ile aydınlatılan caminin, güneydeki ikinci penceresi üzerinde 1826 tarihli onarım kitabesi bulunduğunu; tam bir profesyonel gibi anlatmasından ben de büyük zevk aldım.

Erzurum’a gidilir de Yakutiye Medresesi Türk İslam Eserleri Ve Etnografya Müzesi görülmeden gidilir mi?

Yakutiye Medresesini de gördünüz mü dedim uzaktan Doğubayazıt görünmeye başlayınca.

“Evet, dur sıra ona geldi Yakutiye’ye”  dedi. Yakutiye Medresesinin İlhanlı hükümdarı Sultan Olcayto döneminde Gazan Han ve Bolugan Hatun adına, Hoca Yakut Gazani tarafından 1310 yılında yaptırıldığını,  Anadolu'daki kapalı avlulu medreselerin en büyüğü olan Yakutiye Medresesi plan düzeni, dengeli mimarisi ve iri motifli süslemeleri ile Erzurum'un en gösterişli yapılarından biri olduğunu, Yapının taç kapısının  cepheden dışa taşmakta olduğunu,  Dört eyvanlı iç mekânda bulunan dikdörtgen avlunun orta bölümü mukarnaslı bir kubbe ile diğer kısımları ise sivri kemerli beşik tonozlarla örtülmüş olduğunu, Taç kapının yan yüzlerinde, silme kemerle çevrili nişler içinde pars ve kartal motiflerinin dikkat çekici olduğunu,  Ajurlu bir küreden çıkan hurma yaprakları, iki pars ve kartal figürlerinden oluşan hayat ağacı Orta Asya Türklerinin önemli simgelerini bir araya getirdiğini, basık kemerli ve oymalı olan taç kapının her tarafını kaplayan bezemelerin, muhteşem bir görüntü oluşturduğunu,….

Özene bezene anlatmaya devam ettiği Erzurum gezisi, Doğubayazıt Sanayi Çarşısına girerken Erzurum Kalesi,  Aziziye ve  Mecidiye Tabyaları üzerine anlatılanlarla devam ediyordu. Sarıkamış Şehitliğine gidip gitmemeye karar verilemediği için orayı görememişler ama Erzurum gezisi sonrası geceyi geçirdikleri Ilıca kaplıcasının ve suyunun kendisine çok iyi geldiğini, bu da bir tarafa doya doya yıkandığını,  Sanayi Çarşısının eğri büğrü yollarında sallanırken sözlerine son verdi.

Sağ olasın Güzin,  o kadar canlı anlatıyorsun ki ben de sayende gezmiş kadar oldum Erzurum’u bir kez daha. Rahmet olsun canına Sevgili Mustafa Ulusoy’umuzun.

Çarşıda bir kaportacı(!)nın önünde durduk. İki de bir de yerinden çıkan Kartel Kapağını başımıza daha fazla bir iş çıkarmadan yaptırmamız gerekiyordu.   Tesadüfen önünde durduğumuz Doğubayazıt Sanayi Çarşısındaki bu tamirhanede çalışkan bir delikanlı çıkan parçayı yerine oturtup bir güzel sabitleyiverdi. Ne tatlı bir genç idi. Belki tahsilini yarım bırakmıştı ama aydın ve akıllı bir çocuktu. Ne acı şey, işte o tamirhanede hayatını geçirecek, belki de PKK tarafından kandırılıp dağlara çıkarılacak. Ne acı ama böyle ne değerler yok olup gidiyor. Fırsat eşitliği üzerine Güzin’le sohbet ederken maalesef Navigasyonun  İshak Paşa Sarayına gidişimizi farklı ve iç yollara yönlendirmesi dolayısıyla  Doğubayazıt’ın şehir içi yollarında epeyce dolandık.  Doğru yolu bulmak için çok çaba sarf ettik ve sonunda kendimizi İshak Paşa Sarayının dik yokuşunda bulduk.  Arkadaşlar karavanları ile Sarayın önüne kadar çıkmışlardı ve biz yanlarına gelinceye kadar da turlarını tamamlamışlardı.  Biz daha önce burayı iki kez hatta ben üç kez görmüş olduğum için içeri girmedik. Kapı önünde fotoğraf çektiren gelin – damat bizim olduğu kadar sarayı gezmeye gelen Yunan Turist grubunun da ilgisini çekmişti.

Geceyi burada geçirmeye karar verilmişti, verilmesine ama nerde kalacağımız hususu netlik kazanmamıştı. Gerçi tepeye tırmanırken birkaç sözde kamping görmüştük ama bunlar gayrı faal idi. Ama biri çalışıyordu ve gecelemek için de uygun bir yerdi. Oraya gitmeye karar verildi. Biz iyi ki karavanımızı tam tepeye çıkarmamışız ki kolayca manevra yapıp yola koyulma fırsatı bulduk.

Geldiğimiz -hadi kamping diyelim de yabana gitmesin- Kamping Doğubayazıt’a tepeden bakan ve dolayısıyla Güneşin batışını ve batarken ortaya çıkan güzelliği görebilmek için iyi bir noktaydı. Tabii her zaman olduğu gibi motokaravanlı arkadaşlar hakim noktalara yerleştiler.  Ben de aynı işi yapmaya kalkınca başıma neler geldi neler? Bu işi mower ile yapacaktım. Ama zeminin ıslak ve karavanın ağır olması dolayısıyla maalesef çamura battım. Kahve-Restoranda bulunan elemanlar yardım etmese çamurdan çıkamayacaktım. Bu arada karavanla arabanın arasından geçerken terliğimin takılması üzerine dizlerimin üzerine düşmem çok kötü olmuştu.  Çok canım yanmış, Allaha şükürler olsun protezlerim bundan zarar görmemişti.  Bu operasyonda bana yardım eden çalışanlara sonsuz teşekkürler ederken, yanıma gelip de ne oluyor diye sormayan yol arkadaşlarıma da teessürlerimi sunmakta bir parça hakkım olsa gerek.

Hava oldukça rüzgârlıydı. İshak Paşa Sarayı senelere meydan okurcasına dimdik yamaçta duruyordu. Yavaş yavaş batmaya hazırlanan Güneş son ışıkları ile etrafı kızıl bir renge boyamış ve içinde bulunduğumuz Geometrik Noktaya apayrı bir güzellik vermişti.

Ağrı’daydık, Doğubayazıt da. İshak Paşa Sarayının eteklerindeydik. İshak Paşa Sarayının az yukarısında kabri bulunan ve bölge ahalisinin İshak Paşa Sarayı ziyaretlerinde muhakkak ziyaret ettikleri Hanı Baba Hazretlerinin türbegahına çok yakın mesafedeydik.  Bu zatın asıl adının Ahmet olduğu, Han adlı bir köyde doğduğu için Hanı lakabıyla anılmakta olduğu, Bağdat’tan Musul’a oradan Doğu Anadolu’ya gelip yerleştiği, Doğubayazıt Mendereslerinde müderrislik ve saray kâtipliği yaptığı, İlmi ve yüksek ahlakıyla tanındığı kadar, mert, cömert ve cesur olmasıyla da tanındığı, bilindiği,   Bir birinden değerli, eserleri bulunan Ahmed Hanı Hazretlerinin birçok kerameti de olduğu söylenmektedir.  Bunlardan en önemlisinin görüştüğü kimselerin içinden geçenleri bilmesiymiş.

Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın.

Güneşin kızıllığı İshak Paşa Sarayına apayrı bir güzellikteydi. Bu güzelliği hayran hayran seyrettiğim bankın kenarına birdenbire saygılı bir selam ile yanıma ilişiveren aksakallı zat: “Selamünaleyküm, hoş gelmişsen. Gözüm başım üzere, yak bi cıgara” dedi ve elinde sardığı cıgarasını ikram etti bana.  İşin açıkçası şaşırmış, hatta biraz ürkmüştüm. Kimdi?  Birden bire ortaya çıkan bu zat? “selamünaleyküm ya Erenler, sen de hoş gelmişsen” dedim. Dalmış uzaklara bakıyordu. Sanki çok yıllar öncesinden tanıyormuş gibi  (nerden gelirsin, nereye gidersin demeden)   sohbete başladık. İnsanın yaradılışı üzerine anlatmaya başladı Neden geldik bu dünyaya? Nereye gidiyoruz? Bu yeryüzünde gerçek miyiz, hayal miyiz? Daha bir sürü felsefi konularda anlatmaya başladı. Hayran hayran dinliyordum. Kimdi bu zatı muhterem?

Konuşma sırasında sözü İshak Paşa Sarayına getirdi.

Gördüğün Sarayın yapımına: 1685 yılında Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlanılmış, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında 1784’te (99 yılda) tamamlanmıştır. Mimarı, Ahıskalı ustalardır. Saray 115X50 m boyutlarında, tesviye edilmiş, Karaburun tepesi üzerine terası, iki avlu ile bu avluları çevreleyen çeşitli yapı topluluğundan meydana gelmektedir. Doğu-Batı yönünde yaklaşık 7.600 m2 bir alan üzerine oturtulmuştur. Bazı kısımları tek, bazı kısımları iki, bodrum dahil bazı kısımları üç katlı olarak yapılmıştır. Bir saray için gerekli tüm bölümler (harem, harem odaları, aşevi, hamam, toplantı salonları, eğlence yerleri, mahkeme salonu, cami, çeşitli hizmet odaları, oturma odaları, uşak ve seyis odaları, muhafız koğuşları, cezaevi, erzak depoları, cephanelik, tavlalar, bodrum katlarında çeşitli hizmet odaları vb.) vardır. Her odada ocak, dolap yerleri vb. görülmektedir.

Sarayın girişi, savunması en zor olan doğu cephesindedir. Anıtsal Taç kapı, avlulara çıkan diğer kapılar gibi, kabartma, süsleme ve zengin bitki motifleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini taşır. Saray, tarih ve sanat tarihi yönünden eşsiz bir değere sahiptir.

Tek kubbeli cami, iki ayrı renk taşla örülmüş minaresiyle saraya ilginç bir görünüm kazandırmaktadır. Caminin kıble duvarının dışındaki türbe geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiş olup, muhtemel Abdi Çolak Paşa ile İshak Paşa ve yakınları için yapılmıştır. Sarayın (Selamlık) kuzey cephesinde dışa sarkan dört ahşap konsolda üstte kanatlı ejder, onun altında aslan, en altta insan figürleri yer almaktadır ki, çok ilginç ve sanatkaranedir. Sarayda klasik Osmanlı mimarisinden farklı üslup ve benzeme şekilleri dikkati çeker. Türk saray geleneği ve mimarisinin ana prensiplerine uyulmuştur. Yapı birkaç aşamalıdır ve güzellikle azameti yansıtır. Saray iştihamı, yaptıran paşanın çevreye ve Merkezi Devlet’e karşı gücünü göstermek istediği anlaşılmaktadır.

Taş duvarların içinde görülen boşluklar, sarayın kalorifer tesisatı andıran merkezi ısıtma sistemiyle ısıtıldığını göstermektedir. Yapımı bir çok efsane ve hikayeye konu olan İshak Paşa Sarayı; Osmanlı döneminde Ağrı’da yapılan en büyük ve en önemli mimari eserdir. İshak Paşa Sarayı, geleneksel Türk mimari karakterinde ve Selçuklu mimarisi biçiminde bir yapıdır. Bu yapılar topluluğunda Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin öğeleri yanında, Avrupa sanatının Barok üslubunun etkileri de görülmektedir. Zamanın en modern ve ileri anlayışı ile yapılmış olup, genel hatlarıyla Türk kültürünün özelliklerini taşır. Bir Osmanlı Dönemi Yapısı İshak Paşa Sarayı görkemli özel mimarı yapısı, anıtsal taç kapıları, haremi, selamlığı, cami ve yüzlerce odası ile görülmeye değer bir şaheserdir...

Burada biraz durup soluklandıktan sonra;

Sanki bir saray değil, tüm heybetiyle canlı bir tarih, her tarafı sır dolu bir efsanedir. Onu anlamak için yakından görmek, gezmek gerekir... Bu görkemli yapının mimarı meçhuldür, onun için halk, sarayın yapımı ve tarihi hakkında birçok efsane anlatır. Sarayı gezerken, masal dünyasının saraylarını görmüş gibi hayal gücünüz harekete geçer, güzellikler karşısında efsanelerde anlatılanlar bir bir gözlerinizin önünde canlanır... Bir kartal yuvasını andıran ve çevresiyle ahenk oluşturan bu muazzam yapıya hayran kalmamak elde değil….. diye devam ederken Güzin’in beni çağıran sesiyle anlatısına ara verdi.  “Bir dakika bir bakayım geliyorum” deyip yanından ayrıldım. Ne güzel anlatıyordu.  Güzin ne zaman yiyelim yemeği diye soruyordu.  Saat sekiz de falan yeriz dedim ve hiç vakit kaybetmeden o muhteşem zatın yanına döndüm.  Yoktu. Adeta sır olmuştu. Oraya baktım, buraya baktım, ona sordum, buna sordum. Gören dahi olmamıştı. Adeta sır olmuştu.  Bu da bir kerameti, Hanı Hazretlerinin dedim içimden.

Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın.

Şaşırmış vaziyetteydim. Bir sigara yaktım ve Güzin karavanda yiyecek bir şeyler hazırlarken ben de kahve-restoranın çalışanları ve gelip gidenleriyle sohbet fırsatı buldum. Konu her yerde olduğu gibi İstanbul’da yenilenen seçim üzerineydi. Bunlardan biri bana, “sanıyormusun ki bu 800.000 oy farkı Ekrem kendiliğinden aldı? Yok, beyim yok,  Selo olmasaydı Ekrem bu seçimi kazanamazdı” deyince hak vermekle vermemek arsında bocaladım işin açıkçası. Daha sonra Kürt meselesi konusunda da epeyce sohbetlerimiz oldu gelenle gidenle. Birçoğunun PKK ile Kürt meselesinin karıştırılmaması gerektiğini vurguluyordu ama birileri de neden Türkiye’nin içinde özerk bir Kürdistan olmasın diye de fikrini açıkça ileri sürüyordu.

Yemeğimizi yedikten sonra Sami ve Abidin arkadaşların karavanlarının önünde toplandık ve epeyce bir sohbet ettik.  Seyahatin bir sonraki gününün planlaması için sabah saat 09.00 da toplantı yapmaya karar verdik.  Ve karavanlarımıza çekilip enerji depolamak için gecenin derinliklerine daldık.

27 Haziran 2019 Perşembe

Sabaha, bir önceki akşam, tam burada yaşadığım mucizenin halen etkisi üzerimde iken tekrar aynı hislerle yaşamak için buradaydım.   Ağrı’da uyanıp da, Ağrı Dağından yansıyan Güneşin kızıllığını görmeden sabaha başlamak aslında olacak şey değil. Değil ama konuşlandığımız nokta İshak Paşa Sarayının etekleri olunca gerek Küçük Ağrı ve gerekse Büyük Ağrı bulunduğumuz geometrik noktaya göre daha Doğuda kalıyordu.  Ama her şey rağmen yine de muhteşem bir manzaraya hakim bir tepedeydik. Sabahın saat 05.00’inde etraf aydınlanmış, İshak Paşa sarayı yıllara meydan okurcasına dimdik bütün görkemiyle ayaktaydı. Hafiften esen rüzgar uzaklardan kuş seslerini getiriyor ve sabahın serinliğinde insanı bambaşka bir dünyaya götürüyordu.

Yıl 1975 Gürbulak Gümrüğünün teftişindeyiz. Telçeker tabur komutanı İbrahim Yüzbaşının konuğuyduk o gece sabaha karşı, İbrahim Komutanın emri üzerine atlar eğerlenmiş ve hudut karakolları teftişi için hazırlıklar yapılmıştı. Ben ve Ertuğrul arkadaşım da bu teftişe katılacaktık. İbrahim komutan kendi atını bana tahsis etti.  Bu at daha munis diye. Zira ben hayatımda ilk defa ata binecektim. Rüzgarlıklarımızı üzerimize giydik ve bir erin yardımı ile ata bindim. Biner binmez at öylesine koşmaya başladı ki, ben ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Ne eğerde durabiliyorum, ne de atın gemine sahip olabiliyorum. At bütün gücüyle koşuyor. Arkamız sıra koşuşturan köpekler, sanki benim düşmemi bekliyor. Bunun farkındayım. Tüm gücümle ve bütün enerjimle atın üzerinde kalmam gerek. Yoksa köpekler tarafından parçalanacağım. Atın bu koşuşturması ağılında son buldu. Erler seferber oldu ve beni attan indirdiler. Bir bardak su verdiler. Arkam sıra İbrahim komutan ve Ertuğrul yetiştiler. Bunun üzerine İbrahim Yüzbaşı bana en uysal hayvanı eğerletti ve ufaktan ufaktan tırmanmaya başladık hudut karakollarına ve hudut taşlarına doğru. Altımdaki at o kadar yavaş ve uysaldı ki ben bir türkü tutturmuştum Dadaloğlu’ndan.  Sesim yankılanıyordu karşıki tepelerden.  Yavaş yavaş ağarmaya başlayan gök kubbenin altında. En tepeye vardığımızda her iki Ağrı Dağı daha henüz doğmamış güneşin ışıklarıyla kıpkırmızı olmuşlardı. Ne büyüleyici bir manzaraydı. Gümrük kapısı aşağıdan maket gibi görünüyor. Kapının her iki ülke tarafında uzayan TIR araçları birer oyuncak gibi görünüyordu.  Muhteşem bir sabah olmuştu.

İşte bu muhteşemliği Karavan sevdalısı arkadaşlarımın da görmesini arzu ederdim.

Sabah kahvaltısı ve karavanın hazırlanması saat 08.45 olduğunda bitmişti. Akşamdan öngörülen toplantı için 09.00 a 5 kala akşam ki muhabbet masasında yerimi aldım. Maşallah arkadaşların hiç biri yoktu. Biraz şaka ile onları toplantıya çağırdım.   Gürbulak Gümrük Kapısını görme ve bu sayede Ağrı Dağını daha görkemli görme önerim kabul olmadı. Önce Iğdır’a, oradan Tuzluca Tuz Madeni ve oradan da   Kars’a geçmek kararlaştırıldı.  Ve Saat 10.00 gibi karavanlarımız harekete geçtiler. Bazı arkadaşlar Doğubayazıt’ta alış veriş yapmak istemeleri dolayısıyla ben yine her zaman olduğu gibi Iğdır’da buluşmak üzere kafileden ayrıldım. Bu ayrılışlarımın, kafilenin düzenini bozmak maksadıyla olduğunu sanmayın. Aslında seyahatin sonlarına doğru pek de uyum kalmamıştı kafilede.  İşte bu nedenle ve biraz daha yavaş gitmem dolayısıyla bu kararıma Sami Başkanın bir itirazı da olmadı. Iğdır’a yaklaşırken zaten kafile ile mülaki olmuştuk. Karavanlarımızı uygun bir yere park ettikten sonra her bir aile şehir merkezine ayrı ayrı dağıldık.  Böylesi daha iyi oluyordu.  Güzin’in canı tatlı arzu etmiş olacak ki beni bir Urfa Baklavacısına götürdü. Baklava mı güzeldi, yoksa servis yapan kız mı orasını Güzin’e sormak lazım.  Zira kızcağız razı gelse, alıp gelin diye Ankara’ya getirecekti.  Havaların ısınması dolayısıyla ayağımdaki ayakkabı dahil her şey fazla gelmeye başlamıştı. Iğdır dağ başı mı, FLO adlı ayakkabı mağazası burada vardı ve ben Güzin’i gelin kızıyla baş başa bırakıp gittim kendime hafif bir ayakkabı aldım. İş Bankasından da bir miktar para çektim.

Bildiğiniz üzere Iğdır Doğu Anadolu’nun en bereketli topraklarının olduğu bir coğrafyadadır. Her taraf yemyeşil ve özellikle Iğdır Kayısısı adeta şehrin sembolü haline gelmişti. Yine şehrin sembollerinden birisi olan Leylek’le bu sene ne hikmetse ortalıkta yoktu. Hatta şehrin girişinde ki elektrik direkleri üzerindeki Leylek Yuvaları bile yok olmuştu. Ama Leylek Heykeli şehrin en önemli kavşağının süsüydü.   Sabahki toplantıda Iğdır’daki Ermeni Soykırım Müzesini görme fikrim arkadaşlar tarafından da onaylandığı için Müzeye gitmek için bir minibüse bindik ve müze önünde indik. Ermeni meselesi Türkiye’nin Dış Politikasında en önemli yeri işgal eder.  Her yıl 15 Nisan’da Amerika ve Avrupa ülkelerinde Ermeni soykırımını Türklerin üzerine yıkmak isteyen zihniyete bu müzeyi gezmelerini tavsiye etmek gerekir.  Müze soy kırımlardan birisinin yaşandığı mekân üzerine inşa edilmişti. Müzede yer alan fotoğraflar bunu açıkça görüntülemektedir. Hele hele Asala tarafından katledilen diplomatlarımızın fotoğraflarını görünce duygulanmamak elde olmuyordu. Arkadaşlarımın da bu Müzeyi gezmekten zevk almaları beni çok memnun etti. Bol bol fotoğraflar çektik. Tepeden bakıldığı zaman adeta ay yıldızı simgeleyen süngülerden oluşan yüksek anıt görülmeye değerdi. Dışarısı 30, 35 Derece sıcaklıkta idi ama müze iç oldukça serindi. Müze görevlisinin bir minibüs bulup bizi şehre göndermesi oldukça uzun sürdü.

Şehre vardığımızda yine bir parça dolaşma arzusunda olan arkadaşlarla karavanlarımızı park ettiğimiz alanda buluşmamız oldukça güç oldu. Ama bu konuda yarım yamalak verdiğimiz adresi bulabilmemiz için bizlere yol gösteren Iğdırlıların gayretkeşlikleri de anılmaya değer notlarım arasında yer aldı.

Kars’a gidiyorduk artık. Yolumuz üzerindeki yol istikamet tabelalarını gerilerde bırakırken senelerce bu yollardan Devlet memurluğum sırasında yaptığım seyahatler bilmem Güzin’i sıkıyor muydu?

Güzergâhımız üzerinde bulunan Tuzluca’da ki Tuz Madenini görmek konusunda fikir birliği içinde olduğumuz için Tuzluca’yı az geçince bu Tuz Madenine saptık.  Çankırı Tuz Madeninin yanında pek o kadar kayda değer olmasa da bir köy sapağında bulunan Tuz Madenini görmek üzere içeri saptık. Biz geri dönüş ihtimalini düşünerek karavanı Maden girişinde bıraktık.  Motokaravanlı arkadaşlar maden kapısına kadar girdiler. Ancak, Abidin Beyin hanımı Reyhan Hanım karanlık korkusu olduğu için içeri giremedi ve büyük bir telaşla dışarı çıktı. Burası oldukça büyük sayılmasa da kayda değer büyüklükte idi ve birçok menfez açılmıştı galeriler arasında dolaşabilmek mümkündü ama baktım hiç kimse buna cesaret edemedi. Başta Güzin olmak üzere Sami Bey ve birkaç kişi içerilere doğru cep telefonlarının ışığı yettiği kadar gittiler. Biz dışarıda kalanlar ise galeri ağzında birikmiş olan kayalaşmış tuzlardan birkaç numune aldık.

Madenden ayrıldıktan sonra hedefimiz Kars idi. Kars serhat şehrimiz.

Kars’ta nereye konuşlanacaktık? Turgay arkadaşımızın TRT den meslektaşı olan bir zatın bu konuda bize yardımcı olacağı bilgisi üzerine onları takiben şehrin içerilerine duhul etmeye başladık. Bilirsiniz toplu araba sürüşler daima sorun yaratır. Ard arda dizilmiş 7 karavan ile bunu yaşamak kaçınılmazdı. Nitekim bir kırmızı ışık kafilenin bozulması için yetiyordu. Önden giden bir iki her neyse karavan yola devam ederken geride kalanlar ışık beklediği için çoğu zaman öndekini kaybediyordu.  İşte Kars’ta da böyle oldu. Güzin’in bir kavşakta ışığa takılması ve kalkışı anında yapamaması dolayısıyla ardımızdaki 4 karavan ve biz Sami ve Turgay’ı kaybetmiştik.  Tahminen gittiğimiz yol ise bizi Kars Kalesinin hemen yakınına Evliya Caminin önüne kadar götürmüştü. Orada kaldık. Zira nereye gideceğimizi bilemiyorduk. Telefonla da haberleşmemiz kesilmişti. On dakika, on beş dakika haber alamayınca biz kendimize Kale altında harika bir yer bulduk ve arkadaşlara konum attık.  Bir süre sonra Sami ve Turgay biraz bozulmuş olarak geldiler. Arkadaşlarının önerdiği yer hem çok şehir dışıymış hem de kalınacak gibi bir yer değilmiş.  Bu arada bizler çoktan konuşlanma işlemlerimizi bitirdiğimiz için onlarda bizimle aynı yere yerleştiler. Aslında oldukça iyi bir konumdaydık. Akşamüzeri havanın serinlemesinden istifade bazı arkadaşlar şehri gezmeye, varsa ihtiyaçlarını karşılamaya gittiler. Biz, Sami Beyler ve Abidin Beyler buna icabet etmedik ve kamp sandalye ve masalarımızı çıkarıp ağaçların gölgesinde bu tarihi mekânda çaylarımızı içmeyi yeğledik.

Kars küçük yer aslında. Bundan 15, 20 sene evvel kimsenin gelip gitmediği, nüfusun git gide azaldığı bu şehirde birbiri ardına et, süt fabrikaları kapanmaya başlamış ve hatta bilmem espri, bilmem gerçek Kars satılık İlanları yayınlanmaya başlamıştı.  Son zamanlarda TCDD’nin Kars Turları bu şehre olan teveccühü birden bire arttırmış ve şehir hareketlenmeye, ticari yönden canlanmaya başlamıştı. Keza, Kars Üniversitesi de bu canlanmada önemli rol oynayan bir argümandı.

Şehri boydan boya  kat den karavanlar, bir çok insanın ilgisini çekmiş ve belki de bu kadar karavanı bir arada gören insanlarda bir merak başlamıştı. Ne vardı? Neden bu kadar karavan Kars’a gelmişti? Birçoğu hafta sonu başlayacak olan Kars Festivali için geldiğimizi zannediyorlarmış. Hele hele Festivalin yapılacağı alana park etmemiz bu kanıyı kuvvetlendirmişti.  Bu cümleden olarak bizim karavanın önüne gelerek bu meraklarını gidermek isteyen gençlerle epeyce muhabbet ettik. Hayatlarında ilk defa belki bir karavanın için gördüler. Meraklı bakışlarla. Onlara karavancılık konusunda geniş geniş bilgiler verdim.

Akşam yemeğini park mahallimize yakın mesafede bulunan Kaz Lokantasında yeğleyen dostlarımız hayatlarından çok memnundular doğrusu. Geç vakitlere kadar kalmışlar şehirde. Zaten bol miktarda bulunan Çayhanelerde çaylarını içmişler, ahaliyle sohbet etmişler.

Kars geceye hazırlanırken oldukça iyi ışıklandırılmış Kars Kalesi de eteklerine gelip park eden karavancıları adeta koruyucu şemsiyesi altına almıştı. Huzur içinde yataklarımıza yattığımızda 1981 yılında Kars ve Akyaka (Kızılçakçak)  teftişine geldiğim günler aklıma geldi.

İstasyonun hemen yanındaki tarihi bina Kars Gümrük Müdürlüğü idi.  Şehrin en önemli binalarından biriydi. Hele hele odalarda bulunan seramik sobalar ayrı bir olaydı. Yanlış hatırlamıyorsam Ruslardan kalma bu sobalara Beç deniyordu. Bacasından çıkan duman binanın duvarları arasından geçiyor ve ısıtmayı sağlıyordu.  Gümrük Müdür olmadığı için ben Müdürlük odasında çalışıyordum.  Bu ilginç sobada karşımda duruyordu.  O yıllar, oteller pek bu kadar muteber olmadığı için Teftiş Kurulu olarak her idareye birer portatif yatak göndermiştik ki bu yataklarda sadece Müfettişler kalıyordu.  Her sabah erkenden kalkar, tüm Kars’ı temaşa eder ve şu anda az ilerimizde bulunan ancak tamirat dolayısıyla kapalı olan Muradiye hamamında banyo alırdım.  Sonra idareye gelir ve ortak hesaptan harcama yaptığımız sabah kahvaltımızı memur arkadaşlarımızla birlikte yapardık.

Kars teftişini müteakip Akyaka ( eski adı Kızılçakçak) teftişine gitmek için bindiğim kömürlü lokomotifle çalışan trenin Hudut da bulunan dizel Rus trenlerine nazaran hali yürekler acısı olduğu için o zaman Ulaştırma Bakanı olan sınıf arkadaşım Veysel Atsoy’dan rica etmiş ve kısa sürede Kars – Akyaka arasında çalışan dizel lokomotif Kars’a gelmişti. İleriki yıllarda Kars’a müdür olarak atanan Rahmetli Uğur Sarısözen Kardeşim, işte bu olay dolayısıyla halkın beni “trenci müfettiş” diye andıklarını söylemişti.    Ben de bunu kısa bir öykü haline getirmiştim. Akşamüzeri karavancılık hakkında bilgi verdiğim gençlerle de bu anımı paylaşmış ve ilk ağızdan, bizzat olayın kahramanından bu öyküyü dinlemekten çok memnun olmuşlardı.

Gece bu güzel düşüncelerle ve düşlerle geçti.

Kars’ta bir kez daha sabahı karşılamak kaderde varmış.

28 Haziran 2019 Cuma

Yeni bir gün ve Kars’tan Dünyaya uyanış.  Saat 05.30. Doğuda gün erken başlar. Keşke hemen arkamızdaki Muradiye hamamı açık olaydı. Günlerdir banyo yapmamışım.  Bir güzel yıkanırdım. Temizlenir paklanırdım.

Madem ki hamam kapalı o halde muhakkak bir nostalji yaşamalıydım.  Kars’a son geldiğimde Kars Gümrük Müdürlüğü binası Şehir Kent Konseyi haline gelmişti.  O haliyle bile olsa binayı görmek, istasyonda travertenlerden gelen zift kokusunu teneffüs etmek isterdim. Bunu yapmama için bir sebep yoktu. Güzin daha uyuyordu. Zaten Kars’tan ayrılma ve Ani’ye gidiş saatimiz 10.30 olduğu için uyanmasına da gerek yoktu.

Karavanın kapısını sıkıca kapattıktan sonra istasyona doğru yürümeye başladım.  Aşina olduğum hiçbir mekân yoktu. Nasıl olsun ki aradan geçmişti tamı tamına 37 yıl. BU şehir başka bir şehirdi ama insanları, insanlarının sıcaklığı aynen duruyordu. Hava serindi. Üzerime bir şey almadığıma pişman olmadım değil. O yıllarda tek tük gördüğüm evlerin balkonlarında Kaz dondurulurdu. Şimdi onları görmek mümkün değil.   Bir dizi Çayhaneyi gerilerde bırakıp, İstasyonun su deposu kulesine doğru yürüyorum.

Birazca rayların üzerinden yürüyüp (ne keyiftir bu)  istasyona girdim. Kars istasyonu yenilenmiş. Eski gardan eser yok. Halbuki bu gardan trene binmiş ve tam 37 saatte İstanbul’a  Haydarpaşa’ya varmıştım.  İşte burada içime bir pişmanlık düştü ki sormayın ben neden bugünü bir tren yolculuğu ile Akyaka’ya giderek yapmadım diye.   Ani’yi bu defada görürsem beşinci görüşüm olacaktı. Ama Akyaka’ya karınca kararınca da olsa katkılarımla Kars’a gelmiş bir trene binerek yapmadım.  Hani sabah treni kalkmamış olsa yapacaktım ama onu da kaçırmıştım. Bir daha ki tren saat 16.30 daydı. O da çok geçti.   Garda bekleyen insanlarla sohbet ettim. Yaşlılardan başka kömürlü lokomotifi hatırlayan kalmamış.  İstasyondan çıktığımda Gümrük binası hayatımın belli sayıda günlerini geçirdiğim o nostaljik bina karşımdaydı. Ağaçlar arasına da gizlense de o binayı, o balkonu nasıl unuturum.  Gümrük henüz açılmamıştı.  Artık Kent Konseyi değil de Gümrük Müdürlüğü binasıydı. Bizim binamızdı. Benim 1 ay süreyle kaldığım, anılarımla dopdolu binaydı. Bol bol fotoğrafını çektim.  Kapı girişine bir kamera koymuşlardı. Acaba günün birinde izleyen olursa ne düşünür.

Bir sigara tüttürdüm ve geçmişe selam verdim.

Sonra ağır adımlarla geldiğim yoldan karavanımıza doğru yürümeye başladım. Ama bu defa Çayhaneleri ziyaret ederek. Kaldırımın orta yerinde kocaman bir semaver kaynıyor ve sabahın erkenini yaşayan Karslılar kıtlama çaylarını yudumluyorlardı.  Bir boğaca aldım ve çay söyledim. Neyse ücretini ödedim.  Bir yabancı olduğum açık seçik belli olduğu için etrafımdaki insanlar. “Merhaba hoş gelmişsen” diye beni selamladılar. Ben de onlara tüm içtenliğimle “merhaba” dedim.  Nerden gelirsin, nere gidersin diye başlayan laflarımız nerdeyse 1 saat kadar sürdü. Misafir olduğumu anlayan çaycı aldığı paradan o kadar utandı ki bana arka arkaya beş bardak çay ikram etti.

Güzel anılarla bu güzel insanlardan tokalaşarak ayrıldım. Karavanlarımızın bulunduğu alana geldiğimde hemen hemen arkadaşların çoğu uyanmış ve kahvaltılarını yapıyorlardı.

Keşke yaşadıklarımı yaşayabilselerdi, seyahatleri ne kadar anlamlı olurdu diye düşündüm. Her birine günaydın dedim ve en son bizim karavana geldim. Güzin tek başına kahvaltısını yapıyordu. Bir çay da bana verdi.  O kahvaltısını yaparken ben temiz su stokumuzu sağladım. Dolan tuvalet kasetimizi döktüm ve bizi Ani’ye götürecek Minibüsü beklemeye başladık.

Saat 10.30 da bol muhabbetle yaptığımız yolculuk ile Ani’ye vardık.  Bir tur rehberi(!) almadık.  Ben yarım yamalak bilgilerimle arkadaşları gezdirdim.  Benim de bilgilerim seyahat öncesi yaptığım hazırlıklardandı. Ani’ye bu notlarımla gitmiştim. Bildiklerimi paylaştım sadece. Neydi bunlar, bir kez daha bir gözden geçirelim.

Yüzyıllardır birçok uygarlığa ev sahipliği yapan ve birçok savaşa tanıklık eden Ani, bir zamanlar bölgenin önemli bir merkeziydi. “1001 Kilise Şehri” olarak da anılan Ani’de, bugüne kadar 40 kilise, şapel ve anıt mezar tespit edildi.

Kars’a 48 kilometre uzaklıkta, Türkiye-Ermenistan sınırına yakın Arpaçay nehri kenarında bulunan kent, Ermeni Bagratuni hanedanlığı döneminde önemli bir güç ve kültür merkezi olmuştu. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan Ani Harabelerinin, şimdilerde kalıcı listeye girebilmesi için uğraş veriliyor. Sayısız depreme ve savaşa tanıklık eden kent, 2011’den beri kazı ve restorasyon çalışmaları ile ayağa kaldırılıyor.

Ani’yi çevreleyen surların iç kısmında, tarihi şehrin geniş bir alana yayılmış Bagratuni Ermenilerinden Bizanslılara, Selçuklulardan Gürcülere ve Osmanlılara kadar birçok kalıntıyı görmek mümkün. Ani’nin etrafını çevreleyen ve Bagratuni hanedanlığının savunma amaçlı yaptığı surlar, önce Bagratuni ile Bizans arasında, sonra Bizans ile Selçuklu arasında kanlı çatışmalara tanık oldu. Tarih boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapan Ani, Ermeni mimarisinin seçkin örnekleriyle beraber, Gürcü ve Selçuklu mimarisinin de örneklerini taşıyor. İpek yolu üzerine kurulmuş olması Ani’yi, döneminin zengin kentleri arasına soktu ve öneminin artmasını sağladı.

Ani 1319’daki depremde ağır hasar görmüş, daha sonra Timur tarafından ele geçirilerek tahrip edilmiştir. Buna rağmen 1535 Osmanlı-İran savaşında tamamen terk edilinceye dek, kentte bir nüfusun barındığı anlaşılmakta.

1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Rusların eline geçen bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlılar tarafından geri alındı. Ancak Ani platosu daha sonra yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin eline geçti. 1920’de, Kurtuluş Savaşı sırasında Ani son bir kez daha el değiştirdi ve Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil oldu.

78 hektarlık bir alanı kaplayan ve 4500 metre boyunca surla çevrili kentin en parlak dönemini yaşadığı 2. Smpat (977-989) ve oğlu Gagik (989-1020) döneminde nüfus 100.000’i geçtiği tahmin edilmekte.

Kırmızı taşlarla yapılmış Ani Katedrali’nin 1319’daki bir depremde tavanı, daha sonraki bir depremde ise başka bir köşesi yıkılsa da, bugün bile anıtsallığını koruyor.

1001 yılında Ermeni kralı 1. Gagik döneminde tamamlanan kilise, Ani’nin nüfus ve zenginlik bakımından dorukta olduğu döneme tanıklık etti. Bu kilisenin Ermeni mimarı Trdat daha sonra Bizans döneminde Ayasofya’nın kubbesini tamir etmişti.

Bölgedeki başka bir kilise ise Ermeni Bagratuni hanedanlığının sanatsal hünerlerinin bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Bir zamanlar 19 kemeri ve kubbesi ile bir mimari harikası olan ve yöresel kızıl kahverengi volkanik bazalt taşından yapılan kilisenin kalıntıları bugün iskele yardımıyla ayakta duruyor. Bu kilisenin aynı zamanda İsa’nın gerildiği çarmıhın küçük bir parçasını da barındırdığı söyleniyor.

10. yüzyıl sonlarında kurulan Aziz Gregor Kilisesi 12 kenarlı şapeli ve kubbesi ile hala görkemli. 1900’lerin başında kilisede bulunan anıt mezarın Bagratuni Ermenilerinden Prens Grigor Pahlavuni’ye ait olduğu sanılıyor. Fakat Ani’deki diğer şeyler gibi bu mezar 1990’larda yağmalandı.

Bu kilisenin karşısında kayalara oyulmuş mağaralar bulunuyor. Bazı tarihçiler bunların Ani’den öncesine dayandığını söylüyor. Ani döneminde bu mağaraların mezar ve kilise olarak kullanıldığına işaret eden izler var ve 20. yüzyıl başlarında bu mağaralarda hala insanlar yaşıyordu.

Buradaki bir başka kilise ise Surp Kirkor Kilisesi. 1215’te inşa edilen kilisenin içi İsa ve Aydınlatıcı Grigor freskleriyle süslü. Uzmanlar dönemin Ermeni sanatında ayrıntılı fresklere rastlanmadığını, bu nedenle kilisedeki freskleri muhtemelen Gürcü ressamların yaptığını belirtiyor.

Bizanslıları Anadolu’dan çıkaran Selçuklu İmparatorluğu 1000’li yılların ortalarından itibaren bölgenin kontrolünü ele geçirdi. Fakat 1072’de Ani’nin yönetimini Kürt kökenli Müslüman Şeddadi hanedanlığına devretti.

Bu dönemde uçurum kenarında Ebul Manucehr Camii inşa edildi. Bugün ayakta duran minarenin 1000’li yılların sonunda inşa edilen orijinal camiye ait olduğu, asıl binanın is 12 veya 13. yüzyılda yapılan ekleme olduğu tahmin ediliyor.

Manucehr camiinin asıl işlevi ise hala bir tartışma konusu. Bir görüşe göre, bu yapının Ermeni Bagratuni hanedanlığına saray olarak yapıldığı, sonra camiye dönüştürüldüğüne inanıyor. Diğer bir görüş ise başlangıçtan beri cami olarak kurulduğunu ve Anadolu’daki ilk Türk Camisi olduğunu söylüyor.

1 saat içinde kapıda buluşma önerisi benden gelmişti ama havanın sıcaklığı ve görülecek yerler arasındaki mesafe dolayısıyla biraz geç geldik bekleme noktasına.  Sonra yine servisimiz ile güle oynaya şehre vardık.

Ani de seyahatimizin en ilginç yerleri arasında yerini almıştı.

Servisimiz bizi karavan park yerinde bıraktı. Adam başı mı yoksa aile başı mı 25 er lira verdik. Grup liderimiz Sami, akşam yine burada kalacağımızdan bahisle serbest zaman ilan etti, bundan sonrasını.

Saat 16.00 sularından biz de karı koca el ele, gönül gönüle bu serhat şehrimizi temaşa etmek üzere karavanımızdan yola çıktık. Amacımız hem şehri gezmek, hem vakit geçirmek ve eksik gediğimizi tamamlamaktı.  29 Haziran çekişişi için milli piyango oynattırdım makineye. Meğer bu da yeni çıkmış. Artık karavan borcu bitinceye kadar her çekilişe bilet alıyordum. Şu ana kadar bir şey isabet etmedi ama eşşek değil ya bir gün çıkacak elbette. Bu defasında böyle rast geldi. Aradığımız nalburu da bulduk Alacağımız karavan dolap stoperlerini aldık.  Bir kırtasiyeden iki taraflı yapışkan bant istedim. Adam güldü ve inanır mısınız bunlar burada 5 senedir duru ilk talep eden siz oldunuz dedi. Sebze ve meyve aldık. Cadde üzerindeki bir Cafede çay içtik. Tuvalet ihtiyacımızı giderdik. Seneler evvel geldiğimizde geçtiğimiz sokakları hatırladık. “Peynirci Öğretmeni” aramadık. Çünkü yarın peynir müzesine gidecektik oradan peynir almayı düşünüyorduk. Yıllar önce birlikte kaldığımız Öğretmen Evine de rastlamadık.  Lüks sayılmasa da Kars’a göre lüks sayılacak mağaza vitrinleri çekiciliğini kazanmaya başlamıştı.  Başı örtülü veya kapalı bir kadın görmedik. Mütevazı kıyafetleriyle bayanlar dikkat çekiyordu. Genç kızlar ise maşallah yırtık kot ve açık bluzlarla rahatça dolaşabiliyorlardı. Karışan yoktu. Garson kızlar da dikkatimizi çeken noktalar arasındaydı.

Çene çalarak arşınladığımız caddelerde ara sıra karavancı arkadaşlarımıza rastlıyor olmak şehrin büyüklüğü konusunda ayrıca bir bilgiye gerek olmadığını gösteriyordu. Karavanımıza geldiğimizde saat 20.30’u bulmak üzereydi. Turgay ve Türkan çiftini de ayartarak “kaz lokantası” na gittik. Mevsimi ve zamanı olmadığı için kaz eti yemedik ama Kars’a özgü yemeklerden tatma mutluluğunu edindik. Bedeli ise Ankara, İstanbul’a göre yarı yarıyaydı.

Yemek dönüşü artık geç vakit olmuştu. Evli evine, köylü köyüne. Köyü olmayan sıçan deliğine.  Bizlerin de karavanı vardı, hadi herkes karavanına.

Güzin vakit geçirmeden yatağında yerini aldı. Bendeniz ise vakit bu vakit deyip anılarımı yazmak üzere tablet ve klavyemin başına geçtim.

İşte yeni karavanımızın en büyük güzelliği de buydu. Yatak odamız ayrı, yaşama mahallimiz ayrı idi. Güzin perdesini çektiğinde ben rahatça yazımı yazıyor, kitabımı okuyor, rahatça çayımı yapıp içebiliyordum. Bu yönü itibariyle de Bürstner harikaydı. Hayret bu karavana neden isim vermedik biz? Eski karavanımızın markası Niawiadov idi ama ismi İSTANBULİN idi.  Bunu düşünmek lazım artık diyerek geceye selam, uykuya devam dedim.

29 Haziran 2019 Cumartesi

Gurup Liderimiz Sami Cebeci arkadaş, Kars’tan ayrılış saatini saat 09.30 olarak belirlemişti. Bu gün çok ilginç bir yere gidecektik.  Boğatepe Peynir Müzesi. Seyahatin bu durağı benim için de, Güzin için de ve belki de tüm arkadaşlarımız için çok ilginçti. 1984 yılında İsviçre Appenzeller’de gördüğüm gibi bir yer beklemiyordum açıkçası ama benim memleketimde nasıl bir yer olduğunu da çok merak ediyordum.

Bir saatlik bir yolculukla ilkin biz vardık Boztepe’ye. Yolun çamurundan ne arabada ne de karavan da hal kalmadı. Çamura belendik ki sormayın gitsin.

Köy meydanı (?) diyebileceğimiz bir alana ilk önce biz vardık. Arkadaşlar da beşe dakika arayla bize mülhaki oldular.  Bakkala : “peynir müzesi nerede” diye sorduk. Aldığımız cevap “aha şu kapı” oldu. “Şu kapıda da nasıl gireceğiz ki buraya?” diye sorduk. “Aç kapıyı gir amca” dedi genç adam. Biz de biraz tereddüt ile kapıyı açtık ve gerçekten bir peynir müzesinde bulduk kendimizi. Gerçi burada teşhir olunan eski eşya ve malzemeler size peynir yapımı konusunda bir bilgi veriyorsu. Ama çoğulcu bir müze anlayışıyla pek de özen gösterilerek düzenlenmemişti.  Biraz karanlık bir ortamda hem objeleri izledik, hem de duvarda asılı şiltlerden buranın tarihi hakkında bilgi edindik.

Edindiğimiz bilgiler özetle şöyleydi.  Bunları bilmekte fayda var diye düşünüyorum. İfade etmem lazım ki Appenzeller ile burada elan bu işi yürütmekte olan ailenin tarihin bir döneminden İsviçre ile bağlantısı var. Okuyalım bakalım.

Biraz uzunca sevgili okurlarım ama inanın okuduğunuza değecek bir bilgi edineceksiniz. Sırf peynir, sırf gravyer değil, birçok konuda sizleri aydınlatacağım.  Gürcistan Dostluk Derneğinin Web Sayfasından aldım bu bilgiyi.

1950 yılında Uluslararası İzmir fuarında yapılan peynir yarışmasında dünya birincisi olan Kars gravyer peyniri yine dünya birinciliği yolunda.  Konu hakkında gazetemize açıklamalarda bulunan Koçulu Peynirciliğin sahibi İlhan Koçulu, yarım asır sonra yeniden peynirimizi markalaştırmak istediklerini belirterek, gravyer peynirinin yapılışı hakkında önemli bilgiler verdi

Peynir de emek ister

Süt, sağıldıktan 120 gün sonra gravyer haline geliyor. Dev teker hile/hata kaldırmıyor. Ama her gün ilgi, emek istiyor. Bir bebeği büyütmek zordur, emek ister. Zeytin ağacını da öyle, yıllar yılı bakarsanız altın sarısı sıvısını sağabilmek için. Peyniri büyütmek, olgunlaştırmak da emek ister desem herhalde şaşırırsınız. Öyle ya, peynir dediğin nedir ki; sütü sağar, mayasını, suyunu süzer, tuzlarsın oluverir değil mi ? Kocaman ve tombul bir gravyer tekerleğinin terini sildim sileli, bir gravyer aşığı, bir gravyer anlatıcısı oldum.

Koçulu ve gravyer aşkı

Koçulu ve gravyer aşkının öyküsü ise şöyle: "Hikayemiz 17 Ekim Devrimi öncesinde Tiflis' te başlıyor. Tiflis'te yaşayan bir grup "Karapapak" veya "Terekeme" olarak tanıyorlar. Çarlık Rusya'sında Almanya' dan usta  ve sermaye girişi var. Tiflis Civarında da Bodler ve Bann adlı iki Alman tüccarının getirttiği ustalar sayesinde peyniri yapıyorlar. Sütü uygun, halkının eli yatkın. Bugün Kars'ın Büyük Boğatepe köyünde (eski adı Büyük Zavot) ailesinden kalan mandırada , İlhan Koçulu' nun   ailesi de geleneksel yöntemlerle gravyer üretiyor. İlhan Bey "Bolşevik Devrimi'nden sonra bizim köyün usluları kalmış. Asileri Türkiye'ye göçmüş, kendilerine Kars' ın Büyük Zavot köyünü yurt edinmişler" diyor. Tiflis' te hala akrabaları varmış. Güzeller Güzeli bir köy burası. Yeşillikler içinde bir Cennet . Uçsuz bucaksız bir yeşille sarmalanmışsınız.

Gönül Ferman dinlemedi

İşte bizim Koçulu ailesinin erkeklerinden biri Gürcistan'dan kaçarken, gönül ferman dinlemez, Alman ustalardan birinin kızını kaçırıyor. Gelip yerleşiyorlar köye. Gravyer yapımına devam edecekler. Alman tüccarlar gravyer ustası Victor ile öğretmen Aleksander' i de onların yanına gönderiyor. Köydeki tesisleri kuran bu iki Alman "Biz Müslümanlarla yaşayamayız" diyerek geri dönüyorlar. İlhan Koçulu'nun üç amcası üç Alman kızıyla evleniyor. Sofia oluyor Safiye ve mavi gözlü oğullar doğruyor. Hamaratlığını hazırladığı sosislerin ve diğer yiyeceklerin lezzetini oğlu Nurettin Bey' den dinlemek gerek.

Alman gelinin maharetleri

Gravyer hata ve hile kaldırmayan bir peynir. Ustası kolay yetişmiyor; Bir ustanın maaşı bugün 3 bin YTL. Gravyer için süt alımı 1 Mayıs ta başlıyor, Temmuz sonunda bitiyor. Mandırada işler bütün tekerlekler  ( ki her biri 70-80 kilogram ağırlığında) pışpışlanıp, büyütülene, olgunlaştırılıp semizleştirilene ve tüketiciye sunulana kadar devam edecek Bu süre içinde mandırada 450 ton süt işlenecek, 20- 30 ton kadar gravyer peyniri yapılacak. Her meranın sütünden olmuyor gravyer. İlle' de rakım 1700' ün üzerinde olacak.

Tuzluca'nın  doğal kaya tuzu tat veriyor

Bu mandırada Iğdır Tuzluca' dan  gelen kayatuzu  ve kursak mayası (şirden) kullanılıyor.  İki adet birer tonluk kazan var. Bakır, kalay, pirinç, altın alaşımı olan kazanlarda bakır kullanılmasının nedeni bakırın alttan veren ısıyı iletmesi. Etrafları ve altları ateş tuğlası ile kaplı. Sabah sağılıp gelen süt  süzülüp kazanlara boşaltılıyor, 36 - 38 santigrat derecede ısıtılıyor. Maya katıldıktan sonra 45 dakika bekletiliyor, pelte haline geldiğinde (harbe) adı verilen telli bir aletle kesiliyor, Kepçe ile alt üst edilecek pirinç tanesi büyüklüğün de parçalara ayrılıyor. Kazanlardaki karışım alttan 65 dereceye kadar ısıtılırken bir yandan da (Tokuz) denilen telle çırpılacak, arada suyu alınacak. Kıvama geldiğini nasıl anlayacağız? " Sıktın mı yapışacak, ovdun mu açılacak" Ardından içine bez serilmiş kalıplara konulacak, üzerine ağırlık verilecek. Ters çevrilip bezi değiştirilecek, Bir daha baskı. Bu işlem toplam 24 saat boyunca Tekerleğin içinde ki su süzülene kadar 6 kez tekrarlanacak. Simdi havalandırılmalı depo da dinlenme zamanı.

Gravyer için hassas       noktalar

Üzerine kaya suyu serpilip iki gün kadar bekletildikten sonra 10 gün - günde bir kez - salamura havuzunda duracak. Sıra geldi sıcak odadaki misafirliğe gravyerin. Gece gündüz içeriyi 28 - 32 derece arasında tutan bir sopanın yardımıyla sıcacık bir depo burası. Gravyerlerin terleme odası burası. Saunası yani. Onlar terledikçe bezle silinecek kabukları. Günde on kere. İlk iki gün terini atan gravyerler ikinci günden sonra fazla yağı atıyor, üçüncü günden sonra bakteri proteinleri parçalanmaya başlıyor.  Günde bir kere kendi ekseninde 48 saatte bir de altüst edilerek çevrilen - bu arada üzerine az tuz serpiliyor - tekerlekleri yedi ile 21 gün arası sıcak odada kalıyor. Bu süre içinde şişiyorlar, Yeterince şiştiklerinde olgunlaştırma odasına getirilen peynirler mayalanma sürecini burada tamamlayacak. Doksan gün de bu odada kalan gravyerlerin kabuğu kalınlaşmaya, rengi sararmaya başlıyor.

Bir uyarı: Peynirin ne hava neden güneş almamamsı gerekir!

Gravyer peynirinin bekletildiği bina pencere seviyesine kadar toprağın içinde ve damı taştan. Peynirin olgunlaşması için hava alması gerekiyor ve olgunlaşmayı sağlayan en ideal ortam bu. Olgunlaşmanın gerçekleştiği ve peynirin en uzun süre kaldığı oda mahzen özelliği gösteriliyor. Burada ısı doğal olarak 13 - 14 derece civarın da. Sütün sağılmasından gravyer peynirinin yenmeye hazır olmasına kadar geçen süre ortalama 120 gün. Eskiden peynirler eylül ayına kadar bu mahzende bekletilir, tahta kurulara konup eşeklere yüklenerek Hopa' ya indirilir, oradan gemiyle İstanbul' a gönderilmiş. Şimdi ise iki ay soğuk hava deposunda bekletilip satışa sunuluyor. İşte büyük Kentler deki şarküterilerde  ve büyük marketlerde bulabileceğiniz halis Kars gravyeri geleneksel olarak bu şekilde yapılıyor. İlhan Bey'e göre fabrikasyon gravyerle gelenekselini ayırt etmek kolay. En başta fiyatından. Elbette rengi ve tadından da. Bilinki sofranıza gelene kadar ciddi el emeği ve alın teriyle işlenen gravyer satın alırken ödediğiniz her kuruşu hak ediyor.

Peynir müzesinden sonra, peynir imalatını görebileceğimiz ve alış veriş yapabileceğimiz bir mekanı da bize o genç bakkal tarif etti. Az ileride idi ve arabalarımızla gitmememizi tavsiye etti.

Biz de öyle yaptık ve yürüyerek imalathaneye girdik. Aynı İsviçre’de olduğu gibi yoğun bir koku vardı imalathane de. Bence bu koku biraz da ayak kokusuna benziyordu.

Dikkat çekici bir nokta Reyhan hanımın bu kokuya karşı da bir alerjisi varmış. Ne imalathaneye girebildi nede yakınına kadar gidebildi.  Biz hemen hemen hepimiz imalathaneye girdik ve zaman zaman açılan kapıdan imalatı izlerken İlhan Koçulu Beyin anlatımıyla peynir imalatı ve özellikle gravyer hakkında bilgi sahibi olduk. Vakıfbank’tan emekli olup buraya yerleşen Hürriyet Koçulu Hanımdan hem peynir tarihine, hem ailenin tarihine ve hem de Malakanlar hakkında çok ilginç bilgiler aldık.  Bu yıl Locada Malakanlar konulu  bir sunum yapmaya karar verdim. Ankara’ya gidince etraflı çalışacağım. Gerekirse Hürriyet hanımı arayacağım.

Başta Güzide Hanım olmak üzere, grup arkadaşlarımız epeyce bir para verip epeyce bir alış veriş yaptılar. Bu arada başlayan sağanaktan dışarı çıkmak imkânı yoktu. Bu da alış verişin bereketli geçmesine neden oldu. Karavancılar malakan Ailesine bereket getirmişti.

İşletme sahibi İlhan Koçulu  Beyin sizlere bir peynir tattırayım önerisine ben: “Ben çay ile peynir tatmam” diye cevap verince, beyefendi bize harikulade bir peynir ziyafetini çok özel Gürcü Şarabı ile taçlandırdı.  Böylece Gürcü şarabı ile ilk kez tanışmış oluyorduk.   Muhteşem gravyer ve şarap ile taamımıza devam ederken Güzin hanımın telefonu ile bu zevkimiz yarıda kaldı. Meğer o kadar çok alış veriş yapmış ki arabası olan bir görevli onu karavana kadar götürüvermiş. Bu arada sağanak da başlayınca geri gelememiş.  Ben, Turgay Bey, Abidin Bey ve Sami Beyin katılımı ile devam eden peynir degüstasyonuna turp suyu sıkan Karslı geveze iş adamı olmasa ve ardında Güzin’in “hadi gelin herkes sizi bekliyor” uyarısı olmasa muhteşem bir olay yaşayacaktık ama o iş adamından Hürriyet hanım bizi kurtardı. Lakin beni Güzin’den kim kurtaracak işte o bir muamma olarak kaldı. Çareyi kendisine bir miktar peynir ve bir bardak şarap götürerek halledebilmenin mutluluğu içinde Ardahan’a doğru yola koyulduk.

Aşağı yukarı 70, 75 km lik bir yol sonunda Ardahan’a girdik. Yağmur alabildiğine yağıyordu ve etrafta İzmir grubundan iki arkadaşımız vardı. Herhangi bir bilgi alamadıklarından yakınarak, ne yapabileceklerini bize sordular. Söyleyecek bir şeyimiz yoktu. Biz genelde ferdi takılıyor ve buluşma noktasında birlikte oluyorduk. Neden böyle yapmıyorlar acaba diye çok düşündük.  Sami ile yaptığım telefon konuşması sonrası ben de Ardahan’a girdim ve uygun bir park yeri bulmaya çalıştım.  Birkaç parça alış veriş yaptık. Ardahan’ın neresini gezersin ki?  İki dirhem bir çekirdek yer. Zaten uygunsuz park etmişsin. Burada ne işimiz var o zaman? Değil mi?  Bu arada tesadüfen rastladığımız Reyhan ve Havva Hanımlar çorba içmek için bir yer aradıklarını söyleyince. Hadi size afiyet olsun diyerek biz Ardahan’dan çıktık ve Çıldır istikametine rotamızı çizdik

Yağmur bulutlarının ortaya çıkardığı muhteşem görüntüyle tabiatın tüm cömertliği ile sunduğu çiçek tarlası meraları seyrede seyrede ve  tabi ki bol bol fotoğraf çekerek Çıldır istikametine ana yoldan ayrıldık. Çıldır’ı geçtikten sonra bir den karşımıza çıkan suya göl mü desek, deniz mi desek bilmek mümkün değildi. Kışın haberlerde izlediğimiz olduğu gibi donan üzerinde atların dolaştığı göl bu göldü işte.   Çıldır Gölü. Sağımızdaki eşsiz güzellikler seyrederek sürdürdüğümüz seyahatimiz sırasında bir tepeyi aşınca çok da uzakta olmayan Mehmet Ali ve Abdullah Beylerin karavanlarını gördük.  Biraz gaza basarak onlara yetiştik ve karavanlarımızı bir kenara çekip sohbet ettik. Bu göl kenarında bu akşam kalacaktık ama nerede?  Birkaç gördüğümüz alan uygun değildi Hadi, hadi biraz daha derken Akçakale köyüne girdik. Burada belli bir yerleşim vardı en azından. İnsan vardı ne de olsa. Güvenli olabileceğinden hareketle köyün içine kadar girdik ve takiben göl kenarında tarihi-antik bir yerleşim yerine açılan kapının önünü uygun bulduk.  Karavanlarımızı yerleştirip diğer üç karavan için de yer ayarlayarak sağı, solu göl manzaralı bir alana yerleştik ve arkadaşlara konum gönderdik. Hiç ötesi yok. Bundan iyisi Şam’da Kayısı idi.   Keyfimiz yerinde idi. Nitekim az sonra Sami – Fatma, Abidin – Reyhan ve Ömer – Nermin çifti de yanımıza geldiler ve birlikte olmanın mutluluğu içinde yerleşim sağladık.

Tesadüfe bakın Allah aşkına. Bu Ömer Bey ve Nermin Hanım seyahatin en ilginç katılımcılarından biriydi. Bu özelliklerini İshak Paşa sarayında gecelediğimiz gece Ömer Beyin Napoli ve Pompeyi de yaşadıklarını dinleyince anlamıştım.  Anlaşılan o ki Ömer Bey her yerde kendine bir dost buluyordu. Ama kardeşim. Kars’ın Çıldır gölü sahilinde Akçakale köyünde, daha bir hafta evvel kız istediği bir aileyi görebileceğini nerden tahmin edersin?  Evet, vallaha mübalağa deme. Köyde kına gecesi vardı ve dünürlerden biriyle Ömer Bey bir hafta evvel kanka olmuştu.  Kına gecesi sahipleri biz karavancıları da kına yemeğine davet etti. Eskiden bir sınıflı okul olan binada, tavuk-pilav ve tatlıdan oluşan bir sofrada kendimizi bulduk. Davul zurna eşliğinde sürdürülen kına gecesinde başta ben olmak üzere hepimiz bara girdik ve oyunlar oynadık. Oyunlardan sonra oğlan evine gidip Şaman alma törenini izledik ve yine davul zurna eşliğinde toplanma mahalline geldik. Şurası kesin ki hiç birimizin hayal dahi edemeyeceği bir ortamda bulunuyorduk. Çok mutlu olduk.  Yıllarca anılarımızdan silinemeyecek bir birikim sağladık. Karavanlarımıza gelirken çok çok güzel göl manzaralarını kameralarımıza aldık. Gölün dalgası ve yığılmış bulutlar görselliğin en güzelini veriyordu. Önümüzdeki barakaya masa sandalye açan Abidin Bey çoktan demini almaya başlamıştı bile. Ben de şimdi hatırlayamayacağım şarap ile demlendim ki ne demlenme. Üşümek mi? Evet üşümemek elde mi? Her iki tarafın bir umman ve bulunduğun coğrafya Kars’ın Çıldır gölü. Nasıl üşümezsin ve nasıl mutlu olmazsın üşümekten. O gece karavanda sobayı yaktığımı hatırlıyorum.

30 Haziran 2019 Pazar

Sabahın Güneşini üzerime doğurmam arkadaş. Asla. İşte o nedenle yine Güneş doğmadan ayaktayım ve attım kendimi karavandan dışarı. Elimde kameram. İlginç ve kayda değer ne var, ne yok okuyarak görülür mü? Gezerek göreceksin.

Dolu dolu hatıralarla ayrılacağız bugün Çıldır’dan Akçakale’den.  Kameram elimde ve her an fotoğraf çekmeye hazırım. Ortam o kadar müsait ki fotoğraf çekmeye. Sanki fotoğrafını çekmediğim her bir şey bana kırılacakmış gibi geliyor.  Örneğin, üst üste yığılmış kışlık tezek ne kadar ilginç ise göl kenarında adeta fidan gibi yükselmiş sarı çiçekli bitki de, mor çiçekli bitki de bir o kadar ilginç.

Artık acelemiz yok dedi Sami Bey. Programın önünde sayılırız adeta.

Evet, grup liderimiz Sami yoldaş haklıydı. Programın önünde sayılırdık. Aslında ideal olan olmamalıydık ama oldu işte. Mademki ilkemiz “anı yaşamak” . Ötesi boş.

Güzin’in de uyanması üzerine sabah kahvaltımızı, Antalya, İzmir, Ankara ve tüm Güney illerimiz yanarken 16 Santigrad derecede gölden gelen ürpertici rüzgârın ve kıyıya vuran dalgaların eşliğinde yapmak ne kadar güzel. Ne dinlendirici. İçimden bir ses: “Sen bir de kışın gel buraya bak bakalım nerelerin ürperecek”

Kahvaltıdan sonra tarihi yarımadayı gezmeye çıktık. Ki nasıl anlatayım? Neler yazayım?  Tamamen el değmemiş bir doğanın içindesiniz. Bu kadar çok çiçek olur muymuş? Sağımız renklerin en güzelinin resmedildiği bir tuval, solumuz keza öyle.  Arazinin zemininde bulunan volkanik kayalar var ya. İnanın onlar bile rengarenk. Sabahın mutluluk rüzgârı ile dans eden sararmaya yüz tutmuş çiçek sapları, yemyeşil çam ağaçlarından gelen kokular, ara sıra inek mayıslarının kokusu, gölden gelen suyun soğuk kokusu. Ve işte bütün bunlar Evrenin Ulu Mimarının bizlere sunduğu güzellikler.  İnsanın buradan ayrılası gelmiyor inanın. Hani kışı, soğuğu falan dedim ya. Bakmayın siz bunları yazdığıma. Burada yaşayanlar insan değil mi? Öyle doğalgazla falan ısınmıyorlar – 40 Derecede. Bildiğin hakiki doğalgazla ısınıyorlar. TEZZZZEK GARDAŞ TEZZZZZEK.  Bu soğukta donan gölün üzerinde de neşe içinde kayıyorlar, At arabası sürüyorlar. Açtıkları deliklerden taptaze balık tutuyorlar. Akşamları evlerde veya kahvede öyküler anlatıyor dedeler, nineneler.  Kahvelerde taaaa Azerbaycan’dan nesiller boyunca intikal etmiş maniler çalınıyor. Coşan da kalkıyor terekeme oynuyor. Neden zor olsun buralarda yaşamak? Sanki kolay mı büyük şehirlerde hayatı yaşamak?

Artık demir almak zamanı gelmişti Çıldır Gölünden. Ardahan istikametine sürdüğümüz karavanlarımız ıssız yollara dizilmiş ağır ağır yol alıyoruz. Ardahan üzerinden Artvin Karagöl’e gidilecek.

Tamam bizce sorun yok. Tiguan’ın çektiği her yere gider bizim sevgili Bürstner Karavanımız. (ya buna bir isim bulmak lazım) Daha iki, üç ay önce Almanya’da imalattan çıkmış, TIR aracıyla İstanbul’a kadar gelmiş. Gelin kız gibi salına salına. Sen kalk aradan üç ay geçtikten sonra al gel onu Doğu Anadolu’nun dağlarına tepelerine. Nasıl bir deneme sürüşü bu Güzin Hanım? Bahri Bey?

Ardahan’dan Artvin istikametine çıktığımızda sağa sapan yollardan birisinin Damal ve Posof olduğunu okuduk. Kafile çoktan gözden kaybolmuştu.  Damal. Hani senede birkaç gün Dağda oluşan bir Atatürk siluetinin gölgesinin yamaca yansıdığı Damal. İşin açıkçası bu olay yaz aylarından oluyor ama ne zaman bilmiyoruz. Ama zaman şimdiki zamandır. O zamanda şimdidir.  Sami’ye telefon açıp biz Damal’a geçiyoruz dedik ve saptık. Bu defa yol pek o kadar ıssız değildi. Gürcistan’dan, Azerbaycan’dan gelen TIR lar karşımız sıra geliyordu.  Bu işlek trafikte Damal’a girdiğimizde, bir yönlendirici tabela görememek gerçekten üzüntü vericiydi. At üzerinde seyahat eden bir gence sorduk. “Nere oğlum ora?” diye O da bize cevap verdi “Aha Ora”.  “Ora nere oğlum? “ “Aha işte şura”.

Eh öyle olsun be evlat, dağları seyrettik uzun uzun. Canlandırdık zihnimizde Büyük Atatürk’ün hayalini.  Döndük geriye Artvin yoluna. Yol üzerinde bir fırından aldığımız ekmek ve en güzeli, o özel simit! Neydi yarabbi. Ama bir tane kalmış ya. İnanır mısınız bir tane. Güzin ile o simidi öylesine yedik ki içimize sindi.

Arabanın içinse yok. Bu defa kavga etmedik canım. Sessizliğimiz çevremize duyduğumuz hayranlıktan, sağın rengarenk, solun rengarenk. Gökyüzü uzaklardan kararmaya başlayan bulutların ara sıra Güneşe geçit vermesiyle bambaşka bir atmosfere giriyor.  İzlemeye an bile kâfi gelmiyor. Artvin’e giden yol tırmanıyor.

Yağmur taneleri yavaş yavaş cama geliyor. Cama vuran her damlada Tevfik Fikret aklımıza geliyor.

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler 
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz 
Olur dembedem nevha-ger, nagme-saz 
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler...

Sokaklarda seylabeler ağlaşır
Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır;

Bulutlar karardıkça zerrata bir 
Ağır, muhtazır dalgalanmak gelir; 
Bürür bir soğuk, gölge etrafı hep, 
Numayan olur gündüzün nısf-ı şeb.

Söner şimdi, manzur olurken demin
Hayulası karşımda bir alemin.

Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere; 
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere. 

Geçer boş sokaktan, hayalet gibi,
Şitaban u puşide-ser bir sabi;

O dem leyl-i yadımda, solgun, tebah, 
Surur bir kadın bir rıda-yı siyah

Saçaklarda kuşlar -hazindir bu pek! - 
Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.

Öter guş-ı ruhumda boş bir enin, 
Boğuk bir tezad-ı sukun u tanın; 

Küçük, pür heves, gevherin katreler 
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz 
Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz

Ağır ağır başlayan yağmur, gittikçe hızlanıyor, silecekler yetmiyor yağmurdan önümüzü görmemize ve tırmanıyorsun Pamuk geçidini. Sis başlıyor yavaştan  yavaştan. İyice yoğunlaşıyor ilerledikçe. Hava sıcaklığı, 7,5 az sonra 7,0, az sonra 6,5 biraz daha tırmanıyoruz arabanın hızı 20 km. hava sıcaklığı 5,5 oldu o da ne 5 oldu. Tarih 30 Haziran 2019 saat 16.00 Bu anın fotoğrafını çekiyorum büyük bir ustalıkla. Sıcaktan aman diyen dostların içleri rahatlasın biraz diye.

Bir kenara çekilip durmak ne mümkün. Arkandan ne geliyor, önünde ne var? Karşıdan ne geliyor? Bilmiyorsun ki. Hız kesmeden devam. İşte şimdi zirveye vardık.  Rakım 1650 metre.

Pür dikkat iniyoruz bu defa geçidi. Yağmur ara sıra hafifliyor, ara sıra olanca şiddeti ile devam ediyor. Etrafımızdaki ormanın yeşili yağmurun ıslaklığı ile hiç bilinmez bir yeşile bürünüyor. Zamanın neresindeyiz?  Nereden bilelim ki?  Ne önemi var ayrıca. Bilinen bilinmeyen bir zaman aralığında yaşıyoruz gördüğümüz her şeyi. Duyduğumuz her şeyi, kokladığımız her şeyi. Saat 3 olmuş, beş olmuş, 15 olmuş, 45 olmuş ne ifade eder ki.  Anı yaşıyorsun sadece.

Hafiften açılmaya başlayan sisin arsından sağda mavi bir yerleşim yeri tabelası. “Kışla” ve virajı alınca solunda bacasından duman tüten ahşap bir “mola yeri”. Neden mola yeri dedim. Burası kahve mi? Hayır. Lokanta mı? Hayır. Burası ev mi? Hayır.  Burası atölye mi?  Hayır.   Evet sevgili okurum. Burası bunların hepsi. Bu arada  iznin olursa sorayım lütfen doğruyu söyle bana. SIKILIYORMUSUN? Cevabın “Hayır” ise devam etmek bana keyif verir.  Cevabın “Evet” ise  canın sağ olsun.  İnan ki ben yazmaktan keyif alıyorum. Yazarken bazen ıslanıyorum, bazen üşüyorum, bazen korkuyorum. Ama yazıyorum. Yazdıkça yaşıyorum velhasıl sevgili dost.

Arabamızı dikkatli bir şekilde sola çektik ve durduk. Zaman mı durmuştu? Biz mi?  Buranın sahipleri veya çalışanları Ercan, Zeynep ve Mumin bizi kapıda karşıladılar. Ahşap yapının verandasında kaynayan koca bir semaver.  Hemen onun yanında ateşin harından kızıllaşmış kuzine ve üzerinde demlikler. Arabadan çıkıp onlara doğru yaklaşıyoruz.  Halimize ve ardımızdaki karavana şaşırmış vaziyette bakıyorlar.

“Hoş Geldiniz, buyurun bir sıcak çayımızı için” dedi Zeynep hayretten açılmış gözleriyle.  “Hoş bulduk kızım” dedi Güzin stresten gerginleşmiş bacaklarını ve bedenini rahatlatmaya çalışırken. “Hoş bulduk” dedim ben yaşadıklarım halen zihnimde hareket halindeyken.

“Hoş bulduk”

Gerçi kolay olmadı bulmak burayı ama sonunda hoş bulduk bu sevimli yeri ve sevimli insanları. Kuzinenin başına kıvrılmış sarı sarman kedinin hemen yanına ama daha sıcağa yanaştık. Biz nasıl bir haldeysek onlar da bir çeşit halle bize bakıyorlardı. İlk çayın verdiği sıcak mutluluk ve ardından iki, üçüncü çayın verdiği hayat enerjisi.

O anda telefonum çaldı.

Telefon.

Sami arıyordu.

“Bahri abi biz Karagöl’e geldik ama çok zorlandık sen karavanın ile buraya çıkamazsın sakın gelme.”

Ah Samicim zaten gelecek halde değildik ki. Ama uyarıya memnun oldum. Bu arada çaylarımızın verdiği sıcaklık ile gençlerle sohbete başladık. Yolumuzu, karavanımızı, ekibi anlattık onlara uzun uzun. Merakla dinliyorlardı bizi.

Muhlis’e dedim ki: Biz bu akşam burada karavanımızda kalabilir miyiz, geceleyebilir miyiz?  Zeynep; “bunun içinde mi?” Güzin: “Evet Zeynep gel sana evimizi göstereyim o vakit”. Birlikte gittiler ve Zeynep belki de hayatından ilk kez bir karavan ev gördü. Gerçi hemen yanlarında çam altında tekerler üzerinde bir ahşap ev vardı. Vardı ama acaba onun farkında mıydı Zeynep? Mumin ve  Ercan’da katıldı Karavan temaşasına. Ve hayretler içinde “neden olmasın ki biraz daha geri alın. İstediğiniz kadar kalın” dediler.  Karavanı geri alma işini Mumin yaptı. Zeynep ve Ercan Mumin’i kameraya aldı. Çok mutlu görünüyorlardı.

Güzin karavanın içini biraz toplaştırdı ve zamanın el verdiği ölçüde karavanı arabadan çözüp Karagöl’e gitme fikrini ortaya attı. Haklıydı. Yarını beklemenin alemi yoktu. Karagöl’de de arkadaşlarla birlikte olmak seyahatin son güzelliğini onlarla birlikte yaşamak vardı.

Gençlerden akşama yemekte görüşmek üzere izin istedik ve onların tarifi üzerine Şavşat’a hiç girmeden Kocabey üzerinden Karagöl’e gitmek üzere yola çıktık. Yağmur yoktu, sis yoktu ama atmosferin tüm güzellikleriyle bezenmiş doğa içinde bu defa karavan olmadan daha özgürce bir seyahat yapmak vardı.

Şimdi durun sevgili okurlarım. Bakın bundan sonra gördüğüm güzellikleri kaleme kâğıda, klavyeye almak çok zor. Ama şunu söylemeliyim ve teslim etmeliyim ki 10 İsviçre Alplerine, 10 Avusturya Tirollerine değişmeyeceğimiz bir yoldan Karagöl’e gitmek bunca yıldır gezeriz bu yolculuk seyahatimizin, seyahatlerimizin EN GÜZELİ oldu.

Karagöl Milli Parkına girdiğimizde daha ilk girişte Mehmet Ali ve Abdullah Beyleri ve eşlerini gördük. Göl gözükmüyordu ama onlar orman içine karavanlarını park etmişler ve eşleri Mehmet Ali Bey ile Abdullah Beylerin Sami Beyle konuşmaya gittiklerini söylediler.  Beş on dakika kadar olan konuşmamızda seyahatin son noktasına gelinmiş iken Sami Beyin kendilerini nasıl dışladığına dair yakınmalarda bulundular. Ömer Bey, Sami Bey ve Abidin Beylerin gidip göl kenarına konuştuklarını, kendilerini düşünmediklerini yakınarak anlattılar.

Offffff. Ne acı değil mi?  Onca kilometre seyahat et ve sonunda mutlu olma. Yani, yani hep söylüyorum ya. ANI YAŞAMA !

Evet, işin gerçeğinde bir takım tatsızlıklar,  yönetsel boşluklar vardı. Var olmasına da.  Değer miydi hayıflanmaya. Bırakın özgürce takılın. Tadını çıkarın. Anı yaşayın değil mi? Demek ki zor.

Hanımefendilerin yanından ayrıldık ve gölün sonuna doğru konuşlanmış üç karavanı gördük. Göle nazır, masalarını açmışlar, çaylarını yudumluyorlar ki. Önlerindeki manzara tarif edilmeyecek şekilde muhteşem bir göl manzarası. Karagöl öylesine büyük bir göl değil, değil ama görselliği çok büyük. İnanın çok büyük. İyi ki gelmişi. Arkadaşların yanına geldiğimizde Sami ile Mehmet Ali ve Abdullah Beylerin tartışmaları, inanın seyahatimizin en üzücü anıydı.  Keşke hiç olmayaydı. Hiç yaşanmayaydı. Hiç sebebiyet verilmemeliydi.

İnanın o kadar muhteşem bir ortamdaydık ki. Selam sabahtan sonra, “arkadaşlar kim bana bir duble rakı verecek bakayım?” dedim. Bu isteğime Abidin Bey bir duble rakı ile karşılık verdi ve yarım metre ötemde olanları konuşulanları duymadan, daha doğrusu ilgilenmeden rakımı içtim. Günün stresini giderdim ve dostlarla yönetsel hiçbir konuya girmeden sohbet ettim. Güzin’de Reyhan Hamım ve Nermin Hanım ile bu sohbetin en güzelini heyecanlı heyecanlı yapıyordu.  Keşke geceyi de burada geçirebileydik.  Sabaha bu muhteşem tabiatta uyanaydık.  Geceleyemedik, uyanamadık. Olsun ne ifade eder ki?

HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLDUKTAN SONRA.

Güzide Sultan rakımın fazla geleceğinden bahisle yolumuzu ve yol şartlarını bahane ederek izin istedi dostlardan.  Onları göl kenarından mutlu, Mehmet Ali ve Abdullah Beyleri ise gölden uzak mutsuz vaziyette bırakarak bir, bir buçuk saat önce geçtiğimiz güzellikler arasından ara sıra yolu kaybederek (bu da ne keyifli oluyor), Ana yola çıktık ve oradan da Kışlamıza sevgili gençlerin yanına geldik.

Güzin hemen karavana girdi. Elektrik bağlantımızı sağladık ve ben kaloriferi yaktım.   Bir ara karavanın bacasından çıkan duman Ne kadar mutluluk verici bir işaretti. . Hayat vardı karavanımızda. Hayat vardı evimizde. Sonra geçtim kuzinenin başına gençlerle sohbete. İçeride bir saz ve bir de gitar vardı. Sazın akordu her ne kadar yerinde değilse de bilebildiğim kadarıyla üç beş türkü çaldım. Zeynep ve Ercan beni izliyorlardı. Kim bilir ne düşünüyorlardı?

Zeynep “akşam yemeği alır mısınız” dedi.   Akşam yemeğimizi kuzinede pişmiş tavuk yahni ve tavada menemen ile karavanımızda yaptık.

Günün yaşananları ve hafızalarımızda bıraktığı güzel anılarla sıcacık evimizde uykuya daldık.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Türkiye Kamp ve Karavan Derneğimizin Sami Cebeci arkadaşımız başkanlığında 19 Haziran’dan bu yana devam etmekte olan Doğu Anadolu Rally’si bugün itibariyle bitmişti. Artık her bir katılımcı kendisiyle baş başaydı.

Geceyi geçirdiğimiz muhteşem Pamuk Geçidini takiben başlayan Çay Geçidinin sabahına geceden devam eden yağmur sesiyle uyandım. Pencereyi açtığımda yağmur epeyce azalmıştı ama etrafta yoğun bir sis vardı. Yemyeşil ormanlar ve vadiler adeta “kalk artık, buralarda bu saate kadar uyunur mu?” diyordu. Gerçi saat daha 05.00 di ama etraf baya baya aydınlıktı. Hemen kalktım, giyindim ve fotoğraf makinemi elime alıp  hafiften çiseleyen yağmurlu tabiatın koynuna  attım kendimi.

Hava,  6 Santigrad dereceydi. Yağmur yağıyordu hafif ve naif. Yeşil, yeşil bambaşkaydı burada. Ağaçlar bambaşkaydı burada. Aşağılara kadar inen sis bulut bulut geziyordu ağaçları, çimenlerin, evlerin arasında. Hava ıslak ve mutlu idi. Arada sırada şoseden geçen arabaları sesleri ıslak ıslak ses veriyordu etrafa. Ses bir uçtan başlıyordu ve geçip gidiyordu kıvrılan yolun ucunda. Elimde fotoğraf makinesi nereye dönsem ayrı bir kare ile karşımdaydı. Şuradaki ahşap evin önünde odun kıran karı kocanın muhabbetti de girebileydi kareye. Verebileydim sizlere bu mutluluğu? Sis bulutlarının ağaçlarla olan dansına eşlik eden sessizliğin sesini dinletebileydim sizlere? Dinletebileydim kuşların cıvıltılı senfonilerini sizlere. Ormanın kokusunu hissettirebileydim sizlere. Aşağıda şu evde yanan sobanın bacasından çıkan mutluluğun kokusunu verebileydim sizlere. Yeşilin sayamadığım tonlarını birlikte saymaya çalışaydık sizlerle. Sonra birlikte şükredeydik Allaha. Bu güzellikleri bize bahşettiği için.

Hayatımda yaşadığım ender sabahlardan biriydi bu sabah. Bir gün önce tesadüfen bir çay içmek için uğradığımız bu şirin dinlenme tesisi ve dünya güzeli işletmecilerini tanımak ne kadar güzel bir tesadüftü. Hele Mumin, hele Mumin. O ne becerikli bir sanatkardı. Hele hele o masalar? Kurduğu mütevazı atölyesinde  demir işi, ağaç işi ve daha bir sürü işi bir arada götürüyor, akşam olunca da yıkanıp temizlenip eline aldığı gitarıyla seranat yapıyordu içinde bulunduğu doğaya ve karısına.

Ben onlardan çok önce açmıştım kahvenin kapısını. Ama kimse yoktu ortalıkta. Sadece Sarman vardı gecenin mahmurluğu içinde ortalıkta dolaşıyordu. Yabancı yabancı beni seyrediyordu kuzinenin yanından. Kuzinenin sönen ateşi yakılmayı bekliyordu. Gelsin yaksınlar ki kedicik de ısınsın. Hava da sınsın. Çay demini alsın.

Bugün Artvin üzerinden Hopa’ya geçecektik.

Gürcistan?

Kahvaltımızı sıkıca yaptık. Sonra mutat yola çıkış hazırlıkları. Artık alışmıştık, en fazla 10 dakika içinde iş sırasını kaçırmaz ve bir şeyleri unutmaz isem evet 5 dakika içinde her şey hazır oluyordu. Nitekim de öyle oldu.  Geride bırakacağımız bu güzel insanların odun ateşinde pişmiş çaylarını içip vedalaştık.

Geçitten aşağı inerken Kocabey Köyüne varmadan her bir virajı dönünce karşımıza çıkan manzaranın karşısında büyüleniyor ve hayret ifadeleri içinde hızımızı iyice azaltıp seyre dalıyorduk güzellikleri. Burası çok çok farklı bir yer olmalı ki burada hiç bir yerde görmediğimiz iki adet muhteşem otel vardı. Zaten yukarıdaki dostlar buraya geleni gideni saymışlar, hayretler içinde kalmıştım. Örneğin bir Japon prensi, Abdullah Gül, Fikret Orman, Kadir İnanır vb. Ünlüler. Demek ki burada bir farklılık vardı. Zaten bunu anlamamak için de kör olmak gerekirdi. Hele hele Karagöl ve oraya giden yol değil mi?

Dün akşamı Karagöl’de geçiren yoldaşlar ne yaptılar acaba?   Nerelere gittiler. Sami ve Abidin Gürcistan’a geçelim diyorlardı. Ne yapacaklar acaba? Ömer Bey katılacak mı acaba? Bunları konuşup düşünürken yolsa gördüğümüz haşlanmış mısır satıcısından aldığımız mısırımızı afiyetle yedik. Derindere barajını besleyen nehri takiben Artvin’e doğru yol alırken seneler önce de geçerken mola verdiğimiz bir dinlenme yerine girdik. Barajın ve baraj gölünün muhteşem görüntüsü ile hem kahvelerimizi yudumladık hem de etraftaki insanlarla sohbet etme fırsatı bulduk.  Bu arada Sami’lerin de yolda olduklarını öğrendik. Onlarla bu dinlenme yerinde buluşmak keyifli oldu. Orada yaptığımız bir durum değerlendirmesi ile Gürcistan’a karavanlarla değil de bir tur ile gitmeyi planladık. O meseleyi Hopa’da halletmek üzere yola revan olduk.

Zaten Artvin’i geçtikten sonra Hopa’ya varmamız 10 dakikaydı. Hopa girişinde dört karavan olarak önce karavanları koyacağımız bir yer aradık. Sami Gümrük Başmüdürlüğünün hemen yakınında bir park yeri buldu ve yerleşti. Biz de arka sıra yer aldık. Ömer Bey yoktu? Keza, Mehmet Ali Bey ve Abdullah Bey de Güzin ile ben Başmüdürlüğe gitmeye ve onlarla hem merhabalaşmak ve hem de Gürcistan’a karavanla çıkış hakkında bilgi aldık.  Sami ve Abidin yemek yemeğe bu defa karavanları ile gidince biz orada kaldık. Şehre gitmektense orada yemeğe karara verdik. Yemeğimizi yedikten sonra ben şehre gidip İş Bankasından para çektim ve tekrar dolmuşla Başmüdürlüğün yanında park ettiğimiz yere geldim.

Güzin daha pidecide oturuyordu.  Samilerden aldığım yanıt daha netleşmemişti. Biz de oldukça karasızlık içindeydik.  Ne yapmalıydı.

Ne yapması var mı canım. Seyahatin resmi etabı son bulmuştu. İsteyen istediği gibi davranırdı. Ona şüphe yorumlarıyla,  pidecinin ikramı olan çayları yudumluyorduk.  Hani şu anlatılanlar yok mu? İşte bunlar insanı yoldan çıkarıyor.  Yok, şuymuş, yok buymuş.  İki akıllımı desem deli mi desem “kim ne yaparsa yapsın, biz yolumuza bakalım”  diyerek son defa da Gümrük Bölge Müdürlüğündeki arkadaşlarımızın fikrini almaya daha doğrusu kararı verdik de son tavsiyelerini almaya karar verdik. Bölge Müdür yoktu ama Bölge Müdür yardımcısı ve Kaçak İstihbarat Müdürü arkadaşlarımızın -mübalağasız- muhteşem çaylarını içerken onların da olumlu tavsiyeleriyle çıkış yapmaya, o saatlerde, hemen çıkış yapmaya karar verdik. Kaçak İstihbarat Müdürü Sarp kapısına telefon açarak Erdal isimli memuru görevlendirdi.  Ve bizi Bölge Müdürlüğü kapısına kadar uğurlayarak “yol açıklığı” temennisinde bulundular.

İşte bu kadar “çak bakalım Güzide Sultan. Gürcistan ve Azerbaycan bizi bekliyor”

Sarp yolu üzerindeki son akaryakıt istasyonunda arabamızın yağ durumunu v.s ni kontrol ettirdik ve istikamet Sarp.

Kapıda bizi memurlar karşıladı. Erdal “ben size yardımcı olacağım” diyerek pasaport ve evrakımızı aldı.

İşte bu kadar “çak bakalım Güzide Sultan” bu cesaretle bizi kimse tutamaz. Allah yol açıklığı versin.”

Erdal, işlemlerimizi en kısa zamanda halletti ve bizim Türkiye çıkış işlemlerimizi tamamladı. “

Gürcistan Gürcistan duy sesimizi, bu gelen Öktemlerin ayak sesleri”

 

GÜZIDE   &    BAHRI

ÖKTEM

GÜRCISTAN VE AZARBAYCAN

1 Temmuz 2019 - 18 Temmuz 2019

Artık Gürcistan’daydık saat 16.00 Günlerden 1 Temmuz 2019 Pazartesi.

Tabi ki burası artık ayrı bir ülkeydi. Burada Gümrük ve Polis işlemlerimizi yapmak bana düşüyordu. Güzin yolcu işlemine tabi olacağı için arabadan ayrıldı ve elinde pasaportu ile -biliyorsunuz Gürcistan için pasaporta gerek yok ama biz öyle tercih ettik- yolcu işlemlerinin yapılacağı kuyruğa girdi. Ben de taşıt işlemlerinin yapılacağı sıraya girdim. Polisle ile ilgili işlemlerimizi tamamladıktan sonra Gümrük işlemlerine geldi. Gümrük memuru önce arabayı, bagajını kontrol etti. Sonra karavanı göreceğim dedi. Elbette, var mı göstermiyorum. Olur dedim. Arabayı kilitledim ve karavanın kapısını açtım. Önce kendim ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdimse de adam ( hıyar ya) paldır küldür ayakkabıları ile haremi ismetimize tecavüz edercesine içeri giriverdi. Dolapları v.s açıp kontrol ettikten sonra “tamam” dedi ve yol verdi bana. Çıkışta da yurt dışı sigorta yaptırmamı tavsiye ederek.

Gümrükten çıktığımda Güzin beni orada bekliyordu. Onu direksiyona geçirdim ve birilerinin ısrarlı davetleri üzerine sigorta yerine gittim. Karavan artı araba için on beş günlük 140.- TL ücret alacaklarını söyledi, sözüm ona sigortacı olan kişi. Olur dedim. Nasıl demezsin Avrupa ülkeleri için bu meblağ 150 Euro .

İşlemlerimi sürdürürken Güzin’in Polislerle başının derde giriyor olduğunu arabaya girince anladım. Park meselesi elbette. Bizim uzunluğumuz nerdeyse 9 metreyi buluyor az mı? Trafiği etkiliyor haliyle. Neyse ki fazla bir sorun olmadan ben geldim ve Batum’a doğru hareket ettik. Sarp Batum arası 18 km. Daha önce de geçmiştik buradan. Fazlaca da heyecanlı değildik ama. Bu geceyi Batum’da geçireceğimiz bir mekân ( mesela kamping?) bulmalıydık. Aaaa, o da ne navigasyonumuz böyle bir noktayı işaretledi. Hiç durmadan konumumuzu aldık ve sözde kamping’e gitmeye başladık. Önce şehir içi trafiği ve ardından bir tepeye tırmanma rallisi. Yaptığımız işin yanlış olduğunun farkındaydık ama dönmek ne mümkün? Habire çıkıyoruz. Hem de ne viraj, ne viraj! Bir yerde evlerinin bahçesinde oturan insanlara soralım “biz nereye gidiyoruz” diye ama anlatabilmek ne mümkün. Ailede her kafadan bir ses çıkıyor. Türkçe bildiğini söyleyen hanım da el kol hareketinden başka bir şey bilmediği için. “he he teşekkür ederiz” deyip tırmanmaya devam ettik. Nasıl olsa sonunda dönecek bir yer buluruz diye düşündük. Nitekim de öyle oldu ve bir polis-asker karışımı binanın önünde manevra yaparak gerisin geri aşağı indik. Artık hava kararmıştı. İşte karavancılığın en büyük sıkıntısı da buydu. Bunu esasen öngördüğümüz için hazırlıklıydık. Nasıl olsa bir yer bulacaktık. Şehir trafiğine girdiğimizde önümüz sıra giden taksilerden birisine “far atarak” (Ceynur’un tabiri) durmasını işaret ettim. Bu işaretlerimden birisine bir taksici durdu ve kısmet bu ya Türkçe biliyor. Ona “bizi bu arabayı ve karavanı park edip uyuyacağımız bir yer bulmasını” rica ettim. Adamcağız olur dedi ve kendisini takip etmemi istedi. Ohhhhh işte bu iş bu kadar. Diye düşündüm.

O da ne? Taksici Shereton Oteli önündeki park alanına girmez mi. Yok daha neler diye düşünürken. O otoparkın dolu olduğu anlaşıldı ve devamla bu defa yolun karşısında yine de o meşhur otele ve hatta Batum üniversitesine çok yakın bir otoparka bizi soktu. Otopark görevlisi adamcağıza bir şeyler söyledi Gürcüce ve günlüğü 5 Lari’ye kalabileceğimizi söyledi. Ben de bu hizmeti karşılığı adamcağıza 10 Lari ödedim.

Çok rahatlamıştık. Nerede olduğumuzu tam kestiremiyorduk ama iyi bir yerde olduğumuza dair de bir inanç vardı içimizde. Ben arabayı karavandan ayırdım ve Mower vasıtasıyla karavanı yerine koyduk. Bu operasyonumuz ne kadar ilgisini çekti insanların. Sonra da arabayı yerine koyduk. İşte şu anda Batum’daydık.

Güzin, günün gerginliği dolayısıyla yemek yemeyeceği beyanında bulununca ben hem çevreyi tanıma ve hem de nerede olduğumuzun araştırılması maksadıyla park yaptığımız cadde boyunca yürürken bir lokanta gördüm. Burası bir İran Lokantasıydı. Mis gibi bir mercimek çorbası içtim. 8 Lari ödedim. (8 Ları = 15 .-TL) Yemekten sonra buradan aldığım broşür üzerinde yaptığım incelemede. Batum’un en önemli caddesi Rustavelli de olduğumuz öğrendim ki bu büyük olaydı.

Koşup gelip, Güzin’e bu haberi verdim. Mükemmel bir yerdeydik. Önümüz park ve deniz idi. Karavanın ihtiyacı olan su ve tuvalet boşaltma işlerini de bir Büfeci kadın ve onun sorduğu Polis memuru sayesinde Sanremo Müzikhol’de kolaylıkla hallettim.

Belki bir Gürcü hattı bulabilirim ümidiyle yaptığım kısa yaya yolculuk ile bulunduğumuz yeri daha da netleştirme imkânı buldum.

Karavana döndüğümde Güzin çoktan yatmıştı. Arabayı ve karavanı park ettiğimiz yer aynı zamanda faal vaziyette olmayan, muhtemelen bir devlet Binasının önündeki park alnıydı. Parka, birkaç bank konmuş, gelen gidenin istirahat edeceği muhtelif ağaçlardan oluşuyordu.. Biraz serinleyeyim diye parka girdim. Karşımda oturan gençler bazen Gürcüce, bazen Türkçe konuşuyorlardı. “Merhaba” dedim kendilerine ve “Merhaba amca sana da iyi akşamlar” deyince yanlarına yanaştım. “Hadi bakalım bana Batum hakkında biraz bilgi verin bakalım”

kız arkadaşından müsaade isteyerek yanıma gelen Batum Üniversitesi son sınıf öğrencisi Bursalı Hidayet;

Batum’un, Gürcistan’ın güneybatısında Karadeniz kıyısında yer alan üçüncü büyük Gürcistan kenti olduğunu, Küçük Kafkas dağlarının eteklerindeki suptropikal bölgede yer alan Batum’un, sıcak hava koşulları etkisinde hareketli bir sahil beldesi olduğunu, kış aylarında tamamen karla kaplı olabileceğini, Batum ekonomisinin büyük bir kısmının turizm ve kumar sektörü etrafında döndüğünü, ancak kentin aynı zamanda önemli bir deniz limanı olduğunu, gemi inşaatı, gıda, işletme ve hafif üretim gibi endüstriyel faaliyetlerin de küçümsenemeyeceğini belirttikten sonra sözlerine devamla Batum’un 2010 yılından bu yana yapılmaya başlayan modern yüksek katlı binalar ile restorasyonu yapılan tarihi eski kenti örten klasik 19. Yy yapılarının bir arada şehre bambaşka bir yüz kazandırdığını ifade ettikten sonra;

Özellikle Türkiye’den gelen çoğu gezgin için Batum ilk Gürcü kenti olduğunu, şehrin rahat atmosferinin ve çok sayıda otel, iyi restoranlar ve gece hayatının çarpıcı olduğunu sözlerine ekledi.

Genci hayranlıkla dinliyordum. Kız arkadaşını da yanına çağırdı ve birer sigara yaktık. Bu defa Hidayet’in kız arkadaşı sözü alarak;

Batum’un şehir siluetinin, 2007 yılından beri çağdaş mimarinin dikkat çekici binaları ve anıtlarıyla modern bir hale dönüştürüldüğünü, bu binaların başında Radisson Blu Otel, Kamu hizmeti salonu, Hilton Batum, Leogrand, Koz Tover, ve Büyük bir Kempiskki Otel ile kumarhanesi geldiğini, ağaçların arasından görülen Sheraton Otelinin, Mısırdaki Büyük Deniz Feneri tarzında tasarlandığını, 145 metre yüksekliğindeki Alfabetik Kulenin, Gürcüce senaryo ve yazı ve yazma merkezi olduğunu, Gürcistan’In ikinci büyük kenti olmasına rağmen Batum’un, tatil beldesi ve liman kenti olma özelliğinin, atmosferi ve görünümü bakından turistler için gerçek bir cazibe merkezi olduğunu, Türk sınırının yakınındaki bu kentin, sisle kaplı tepeler ile sıcak, sempatik görünümü ve insanlarının sıcaklığı ile ve bir bakıma hayatın daha ucuz olması nedeniyle ülkenin yaz tatilinin başkenti olarak görüldüğünü, tarihi birçok Gürcü şehrinden daha kısa olduğu halde biricik cazibe sininin orijinal ve zarif fin-de-siecle mimarisinden kaynaklandığını, şehrin ve aslında tüm Gürcistan’ın Şaukaşvili’nin Devlet Başkanlığı döneminde büyük gelişme kaydettiğinin altını çizdi.

Şehrin ne yazık ki bir Karavan Kamp alanına sahip olmadığını bizim karavana bakarak dillendiren gençler, şayet bisiklet binme merakımız varsa Velo adlı Bisiklet paylaşım programı çerçevesinde sokaklarda akıllı kart ile bisiklet kiralayabileceğimizi, özel bisiklet yollarının da bisiklet sürmeyi daha güvenli hale getirdiğini söylediler.

Vakit artık epey geç olmuştu. Tam kalkacakları zaman Batum’da nereleri gezmeli gençler diye sordum çekinerek.

Hidayet büyük bir hazır cevaplılıkla; “hangisini anlatayım? Gezerken zaten karşınıza çıkacaktır nerelerin görüleceği” deyince, kız arkadaşı: mesela amcacım diyerek söze girdi;

Şehirde görebileceğiniz yerler arasında hem tarihi hem de etrafını saran plajlarıyla dikkat çeken GONİO KALESİ’nin , başı çektiğini, yemyeşil bir cennet olan BATUM BOTANİK BAHÇES’nin de yine Batum’da muhakkak görülmesi gereken yerler arasında olduğunu, Yunan mitolojisinin ünlü karakteri Medeadan ilham alınarak tasarlanan MEDEA HEYKELİ’nin, Gürcü alfabesini ve insanların benzersizliğini simgeleyen ALFABE KULESİ’nin , şehrin ve ülkenin tarihine dair önemli eserler barındıran BATUM ARKEOLOJİSİ MÜZESİ’nin, Azarbeycan’lı yazar Kurban Said’in 1937 yılında yazdığı ünlü bir romanındaki bir Müslüman çocuk olan Ali ve Gürcü bir prenses olarak temsil eden Nino’yu temsil eden ALİ VE NİNO HEYKELİ’nin de e yine bu şehirde görmeniz gereken başlıca yerler arasında yer aldığını sıralayıverdi.

Teşekkür ettim gençlere. Aslında onlara bir çay ikram etmek isterdim ama vaktin çok geç olması ve o saatte böyle bir hazırlığın zor olması dolayısıyla yapamadım. Onlar da belki bir an evvel kendi dünyalarına gitmek istiyorlardı kim bilir?

Gençlerle vedalaştıktan sonra Karavana girdim ve biraz da kendim araştırma yaptım internet üzerinden. Batum’un, Karadeniz’in hırçın ve dalgalı sularına inat, kendi köşesine çekilmiş huzurlu ama bir o kadar da canlı bir liman kent olduğunu, bu kentte turistlerin güzel zaman geçirmesi için çok sayıda gezip görülecek yer bulunduğunu, öncelikle Batum her ne kadar küçük bir şehir olsa da sadece sınırdan geçmek için değil, içinin gezilerek keşfedilmesi gereken, çok değerli müzeleri, sanat eserlerini, tarihi binaları barındıran bir şehir olduğunu, hem mitolojik, hem de modern mimari esintilerin şehri süslediğini, Müzelerinde zaman geçirip farklı sergileri gezerken, dışarı çıkıldığında tarihi saat kulelerini, kiliseleri, Osmanlı zamanından kalma deniz fenerini, cami gibi yapıtları, Romalılardan kalma surları, Antik Yunana ithaf edilen heykelleri ve şehre kazandırılan modern ve yaratıcı binaları seyrederken ve tanırken bu kentte zaman su gibi akıp gideceğini not düştüm.

Gürcü Mutfağı oldukça zengin bir mutfak olduğunu, ancak Batum'da bir Viking gemisine benzeyen adjarian for adlı merkezdeki bir yumurta ile karıştırılan haçapuri çeşidi denenmesinde yarar olduğunu, yüksek kolesterolü olanlar için bu lezzetten kaçınmak gerektiğini, Haçapuri için Gürcü pidesi de denmekte olduğunu, bunun yanı sıra Gürcü mantısı olarak da bilinen ve büyük bir hamur topunun içine kıyma konulması ile hazırlanan hengel de denenmesi gereken lezzetler arasında bulunduğunu, patlıcan ıspanak gibi farklı türlere sahip “kalise” nin Gürcülerin severek tükettiği mezeler arasında bulunduğunu, Gürcistan'ın peynir ve şarap konusunda da oldukça geniş bir yelpaze sunduğunu kaydettim.

Üzerinde bulunduğumuz cadde de vakit epeyce geç olmasına rağmen trafik bir türlü bitmiyordu. Sürekli ring yapan Polisler de hem huzur veriyor, hem de üzerlerine düşeni mükemmel yapıyordu.

Gürcistan’a girmeden önce söylenen her şeye inanmamak gerektiğini kaldığımız 3, 4 saat içinde anlamıştık.

2 Temmuz 2019 Salı

Malum artık yurtdışındaydık. Her ikimizin de Türkiye telefon internet hattı Türkcell idi ve bu hatla burada yapacağımız telefon görüşmeleri ve internet kullanımları çok pahalıya mal olurdu bize. Bir hafta bile kalacak olsan burada bir Gürcü hattı almak, hem bizi rahatlatırdı hem de büyük masrafların önüne geçmiş olurdu. Sabah saat 08.30 da kahvaltımı dahi yapmadan üzerimi giyip yola çıktım. Daha bizim otoparkçı amca bile gelmemişti. Irak Lokantasının broşüründe kaldığımız yeri işaretledim ve Güzin’e bir not bırakıp yola koyuldum. Birkaç sorgudan sonra Gorky Caddesi üzerinde GSM merkezi denen yere vardım. Henüz işletme açılmamış olduğundan ben de herkes gibi sıraya girdim. Saat 09.00 da kapı açılınca aldığım sıra numarasını beklemeye başladım. Sıra bir türlü bana gelmiyordu. Yanlış sıra numarası mı almıştım acaba?

Yanım sıra Türkçe konuşan bir delikanlı ile sohbet ederken, arkadaşı olan Gürcü çoktan sıraya girmiş ve işlemleri yapılmakta idi. Delikanlı: “amca senin isteğin ne” dedi ve ben de meramımı anlattım. O benden 10 Lari’yi aldı ve onun adına işlemeleri yaptırmakta olan Gürcü delikanlıya benin telefonu da veriverdi. Bunu sırada bekleyen birçok insan gördü ama kimse ses dahi çıkarmadı. Artık Gürcü hattım vardı. Görevli kız aktivasyonunu da yapıverdi. Türk delikanlıya teşekkür ederek, yön duygum sayesinde Rustavelli’ye çıktım ve karavana kavuştum. Güzin alabildiğine sakindi. Kahvaltıyı hazırlamış ve beni bekliyordu. Kahvaltımızı yaptık. Sohbet ettik ve sabahtan denize gitmeye karar verdik. Öğleden sonra da şehri gezecektik.

İyi fikirdi doğrusu. Neden olmasın deniz tam karşımızdaydı. 50 metre mesafede. Zaten sabahtan bu yana aileler, ellerinde güneşlikleri ve plaj çantaları ile akın akın denize gidiyorlardı. Biz neden girmeyelim. Hem de seyahat öncesi almış olduğumuz plaj şezlongu ve güneşlikleri de deneme fırsatımız olurdu.

!9 Hazirandan bu yana yaptığımız gezi sırasında vücudumuz çok kısa sürelerle su gördüğü için genelde karavanda kuru temizleme yapıyorduk. Artık resmen kokuyorduk. Her ikimiz de koktuğu için bunun farkında değildik ama acaba başkaları ne hissediyordu? On beş dakika içinde deniz kenarındaydık. Bol çakıllı bir denize benziyordu. Çakıl da değil hatta taş desek daha doğru olur. Ötesi yok tam bir Türk ailesi gibi ikimiz beraber suya girdik. Aman Allah’ım, bu ne mutluluk. Bu ne büyük bir rahatlama. Vücudumun her bir hücresi suya hasret ve adeta emiyordu. Güzin, benden daha iyi yüzme bildiği için çılgınca kulaç atıp adeta 20 günlük yorgunluğa kafa tutuyordu. Gürcü aileler, belki bir başka ülkenin turistleri, bembeyaz vücutlu iki çılgına bakıyorlardı. Suda neler yapıyorsak? Yarım saat suyun tadını çıkardıktan sonra yine her Türk ailesi gibi birlikte sudan çıktık. Dalgalar hatırı sayılır şekilde güçlü olduğundan sudan dışarı atmak zordu kendimiz. Hele Güzin bunu hiç beceremiyordu.

Plaj şezlonglarımızı bir güzel açtık. Sonra ikimiz kafa kafaya vererek güneşlikleri açmaya çalıştık ki nasıl yapacağımızı ve ortaya ne çıkacağını meraklı gözler izliyordu. Sonuçta başardık. Gerçekten şezlonglarımız ve güneşlikleri prima idi. Göz kamaştırıyordu. Zira plajdakilerin çoğu kiralık şezlong kullanıyor veya taşların üzerinde oturuyorlardı. Şezlong kiralayıcısı durumdan hiç memnun gözükmüyordu ama bizim şezlonglara da göz koymuştu. “Nerden aldın, kaç para” şeklinde anlaşılacak, Gürcüce sorularda bulundu bana ve her birine 100 TL vereyim dedi. Hani Lari dese satardım da TL’ye ucuz gidecekti. Bir iki kere daha yine el ele denize girdik ve yine el ele denizden çıktık. Daha sonra duşa girdik. Orada başımızı sabunladık.

Karavanımıza döndüğümüz de oto parkçı amca elinde küçük değneği ile bekliyordu. Gerçekten bütün otoparkçılar böyle yaşlı insanlardı ve hepsinin elinde küçük bir değnek vardı. “Değnekçi” tabirinin kaynağı bu galiba.

Öğle saati olmuştu. Hem yemek yemek hem de şehri turlamak için artık kendimizi dışarı atmanın zamanıydı. Değnekçi amcaya yine de söyledik biz gidiyoruz yemek yiyeceğiz karavana ve arabaya sahip ol diye. Amca, “gidin alın gelin burada bankta yersiniz mi dedi, bana da al gel de burada bankların altında yerim mi” dedi tam çıkaramadım ama ikincisinin daha uygun olacağı düşüncesiyle gittim kendisine Haçapuri yaptırdım ve aldım geldim. Ne kadar mahcup oldu. Kabul etmek istemedi. Rica ettik ve kabul ettirdik.

Sonra biz ikimiz, dün akşamdan gördüğüm İran Lokantasına gittik ve öğle yemeğimizi yedik. Bence lezzetliydi. Ama yemekte geçirdiğimiz vaktin en güzel tarafı, işletme interneti üzerinden Gürcistan ve Azerbaycan haritalarını indirmek oldu. Bu çok ama çok işimize yaradı her iki ülkede de.

Güneş her ne kadar yakıyorsa da elimdeki notlara göre Batum’u gezmeye başladık. Ara sıra bir yerlerde çay – kahve içiyor, bazen alış veriş dükkanlarına bakıyor ve ora bura derken ya bir kilisede, ya bir Sinegog da veya bir camide buluyorduk kendimizi. Geniş geniş caddeler ve genelde temiz caddelerde araba yoğunluğu elbette vardı. Ama dikkat çeken tarafı arabaların son derece lüks oluşlarıydı. Cumhuriyet meydanındaki Shreton Oteli, Alfabe kulesi, Luna Park, Ali ile Nino’nun aşkını anlatan heykelimsi çalışma şehrin kayda değer özelliklerindendi.

İş Bankası Batum Şubesini görünce ne kadar duygulandığımız, onniks mermer objeler satan bayanla yaptığımız konuşma daha bir çok görsellik zihnimizin derinliklerinde Hatıralarımıza yazıldı.

Alfabe kulesine asansörle çıkıldığını görünce; hadi gel Güzide şuradan şehri bir seyredelim dedik ve bir miktar Lari ödeyip çıktık. Kulenin en tepesine. Şehre oldukça hakim olan bu mekan gerçekten çok güzeldi. Tavsiye olunacak cinsten bir yerdi. Ama tavsiyeye birer kadeh Gürcü şarabı eklemeyi unutmamalıyım. Aman ne keyifti onca yükseklikten bir şehri seyrederken buz gibi şarabı karşılıklı yudumlamak. İşte tatilin keyfi bu be dostlar.

Batum Liman binasının karşısındaki dondurmacıdan birer dondurma almaya karar verdiğimizde, sahibinin İzmirli bir vatandaşımız olduğunu öğrenmek ne güzel oldu. Hem dondurmalarımızı yedik ve hem de Batum hakkında bilgiler aldık. Güzin, başkalarından duymuş olduğu noktalara pek meraklı olduğundan galiba adı Selçuk idi tavsiyelerini dikkatle dinledi. Selçuk Beyin ertesi sabah kahve içme davetine teşekkür edip ayrıldık dükkândan. Aslında o kadar iş yeri var ki sahipleri Türk olan. Hele hele caminin bulunduğu ada tamamen Türk dükkânları ile çevrili.

Ali - Nıno anıtının olduğu Liman bölgesi gerçekten şehrin en hareketli noktalarından birisiydi. Akşamüzeri havanın biraz serinlemesinden istifade herkes meydandaydı. Birden bire bize doğru gelen iki bayanın Reyhan Hanım ve Havva Hanım olduklarını fark ettik. Aman ne güzel bir tesadüftü. Bayanlar sarıldılar kucaklaştılar. Ne de olsa geride kalan 15 günün dostluğu ve kader birliği vardı. Ortak anılarımız olmuştu. Onlar Hopa’dan bir turla gelmeyi tercih etmişler, biz ise karavanımızla gelmeyi tercih etmiştik. Eşleri Sami ve Abidin’i bekliyorlarmış. Biraz çene çalıp duygu ve birikim paylaşımında bulunduktan sonra vedalaştık.

Bir tepsi içinde ev yapımı börek satan kadının müşterisi çoktu. Demek ki bu börekte bir keramet vardı. Bizde birer tane alıp tadına bakmalıydık. Onca insan haklıymış, börek güzeldi. Yemeğe değerdi. Ve bizde öyle yaptık. Öğleden beri oldukça yol yürümüş ve yorulmuş olduğumuz için bir banka ilişiverdik. Denizden gelen esinti insanın yorgunluğunu alıyordu.

Birden “ohhhh afiyet olsun” sesine döndük ki, karşımızda Sami ve Abidin Beyler. Onlarda Rustavi Caddesi boyunca yürümüşler ve eşlerinin yanına dönüyorlarmış. Yolda bizim karavanı da görmüşler. Bu karşılaşmada güzel oldu. Üç beş dakika ayaküstü sohbetten sonra ayrıldık.

Burada epeyce bir kaldık. Gelen geçenleri seyrettik. Ne kadar medeniydi insanlar. Yere bir şey atmıyorlardı. Yaya yürüyenler kendi yollarından, koşu yapanlar kendi kulvarlarından, bisiklet binenler de kendi pistlerinden gidiyordu. Kimse kimsenin hakkına tecavüz etmiyordu. Batum’un bu güzel meydanı oldukça modern bir Avrupa kendi ile boy ölçüşecek kadar güzeldi. İnsanları da öyle tabii.

Batum’a daha önce geldiğimizde girdiğimiz muhteşem bahçenin Botanik Parkı olduğunu zannediyordum. Gerçi bir o kadar da güzeldi ama Botanik Parkı burada değilmiş. Park da parktı doğrusu, heykelleri, havuzları, anıtları kayda değer güzellikte ve görsellikte idi. Batum üniversitesinin önünden yürüyerek karavanımıza geldik. Otoparkçı amca oradaydı. Selamlaştık. Oturuverdiğim bankta bana Gürcü lisanında neler anlatıyordu, neler. Anlamıyordum ama işte öyle de olsa böyle de olsa sohbet ediyorduk.

Güzin’i bu akşam ilk geldiğimiz gece karşılaştığımız gençlerin sözünü ettiği Batum'da bir Viking gemisine benzeyen adjarian for adlı çok özel Gürcü Lokantasına götürecektim. Sabah keşfetmiştim burayı. Oldukça özel bir yerdi. Bakalım Güzin beğenecek mi? Saat 20 gibi tekrar çıktık karavanımızdan ve o -bence çok özel- Lokantaya girdik. Yemekten ziyade aperatif bir şeyler ve şarap içmekti amacımız. Bir peynir tabağı söyledik ve bir şişe de Gürcü Şarabı. Arada sırada akordeon, davul eşliğinde çalınan ve söylenen şarkılar iyiydi. Ama şarap Güzin’e pek de iyi gelmedi. Daha açıkçası beğenmedi. E, İtalyan şarabı konusunda yüksek kültür sahibi olduğunu ispatlamış, Güzin’e Gürcü şarabı ne ki?

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Bugün Batum’dan ayrılacağız. Geceyi oldukça kötü geçirdim. Gerçi akşam yemeğinde fazla bir şey yemedik ama Güzin şarabı beğenmeyince koca şişeyi ben bitirdim. O’da haliyle beni epey etkiledi ve sabaha kadar alkolün üzerimdeki etkisi devam etti.

Bugün hareket edeceğimizden, atık depolarının boşaltılması gerekiyordu elbette. Bu karavancılığın olmazsa olmazlarındandı. Batum’a geldiğimiz ilk gece öğrendiğim San Remo eğlence merkezi bu iş için artık alıştığım bir nokta olduğundan önce tuvalet atığını, sonra kullanma suyu atığını teker teker götürdüm ve boşalttım. Daha sonra te. Bu işleri temiz su ikmali. Ben bu işleri tamalarken Güzin çoktan sabah kahvaltımızı hazırlamış ve beni bekliyordu.

Dün kendisiyle tanıştığımız İzmirli dondurmacı Selçuk Bey, “gelin hem bir kahvemi için, hem de ben size Gürcistan’ın gezilecek yerleri hakkında bilgi vereyim” dediği için hareketimizden önce onunla konuşmayı yeğledik ve bu defa Rustavelli Str. den değil de Gorki Str den limana doğru yürümeyi tercih ettik. Bu cadde birçok alış veriş dükkânlarının ve yemek, içmek mekânları ile doluydu. Oldukça da uzun bir caddeydi. Yolun gölge tarafından yarım saatlik bir yürüyüşle Selçuk Beyin mekânına vardık. İşçi kızlar, kendisinin öğleden sonra geleceğini söyleyince canımız sıkıldı elbette. Hem çok yol yürümüş, hem de zaman kaybetmiştik. Oradan bir Gürcü Kahvesi içi ayrıldık. Yine geldiğimiz yoldan dönüşe geçtik. Ana caddeler üzerine oklu tabelalarla işaretlenmiş görülecek yerler, bu şehirde gerçekten gezmek için hiç bir sıkıntı vermiyordu size. Bir evvelsi gün göremediğimiz Sinegog’u bu defa görme fırsatı bulduk. Bir Katolik mabedi ile asla karşılaştırılamayacak kadar sade tezyinatı sahip bu mabette oturduk ve Sinegog’un Doğusunda yer alan üzerinde “On Emir” in işlenmiş olduğu süslemeleri inceledik. Burası da Tanrı için ibadet edilen bir mekân olduğu için yol selametimiz için dua edip ayrıldık. Yolda bir kaç parça gıda alış verişi yapıp saatin neredeyse 13.00 lere gelmiş olması dolayısıyla bir lokantaya girdik. Kısmetimize burası bir Türk lokantasıydı. Sahibi Atilla Bey ve yan masada yemek yiyen iş adamı beyefendinin önerdiği Gürcü yemekleri gerçekten kaliteli ve ağız tadımıza çok uygundu. Akşama yeriz düşüncesiyle bir paket de Haçapuri yaptırarak, aldığımız önemli bilgileri ile bu dost lokantasından ayrıldık.

Güneş artık tepedeydi ve sıcaklık da beredeyse 30 dereceleri bulmuştu. Bu sıcakta karavanı harekete hazırlamak da oldukça yorucuydu ama ne yaparsın mademki çekme karavanı tercih ettik bu sıkıntıya da katlanacaktık. Gerçi işler artık Mower sayesinde daha kolay hallediliyordu ama her defasında olduğu gibi kaplini çekme topuzu ile birleştirmek biraz zahmetli oluyordu. Ben bu işleri yaparken Güzin de karavan içini düzenlemiş olduğu için otopark sorumlusu belli ki ihtiyaç sahibi olduğu için çalışmak zorunda olan yaşlı beyefendiye o günkü ücretimiz olan 5 Lari’yi de ödedikten sonra vedalaşıp yola revan olduk.

Navigasyonumuza şehrin aşağı yukarı 10 km uzağında bulunan Botanik Bahçesini işaretledik. Burası Batum’un görülecek güzide mekânları içindeydi. Gerçi biz bu parkın şehrin içinde Rustavelli Str boyunca uzanan park olduğunu zannetmiştik ama öğle olmadığını öğrenince bu defa doğru yere gitmeye karar verdik. Şehirden çıkmamız ve Botonik Parkına varmamız hiç de zor olmadı ama park alanındaki otoparklarda yer bulmamız gerçekten çok zor oldu. Hele hele boş bulup koyduğumuz bir noktadan karavanı Moower ile çıkarmamız hiç de kolay olmadı. Tekrar oradan ayrılıp etrafta bir park alanı aramayı planlarken daha önce dolu olduğu için girmediğimiz otoparka geldik burada bu defa yer vardı. Denize nazır bu oto parka öylesine bir konuşlandık ki sormayın. Seyahat boyunca kaldığımız en görkemli yer burası oldu. Şu anda sevgili okurlarım bu satırları karavanımızın açık olan arka penceresinden uzaklarda Batum’u ve Karadeniz’in maviliğini seyrederek dalgaların sesini dinleyerek yazıyorum. Önümüzdeki tren yolundan arada sırada geçen tren ise tam bir nostalji oluyor.

Saat 16.00 olmuştu bundan sonra Bahçeyi gezmek olmazdı ama denize girmek? Yok yok işte bu yapılması gereken en doğru işti ve yaptık. Plaj çantamızı alıp demiryolu üzerinden geçip Karadeniz’in serin sularına erişmemiz 5 dakikamızı almadı. Ne kadar güzeldi su. Ne kadar güzel şeydi sıcak insan vücudunun serin suyla teması. Güzin’in mutluluğunu yüzünden okuyordum. Sık sık başını suya sokuyor ve hani çok söylenir ya, bir türlü anlayamam. “su şurup gibi” diyordu. Her halde o da benim mutluluğumuz okuyordu gözlerimden ve yarım saat kadar suda kaldık. Plajdaki gençlerin iskeleden atlayışlarını ve çığlıklarını dinledik. Kıyıda sessizce denizden ve Güneş’ten istifa eden aileler günün güzel anıları arasında yar aldı çoktan. Bir ara verip büfeden birer bira içtik. Biraz dinlendik. Sonra tekrar suya girdik. BU defa yüzme zevkimize büfeden gelen güzel müzik de eşlik ediyordu. Nerdeyse 10 gündür yıkanamıyoruz. Düşünsenize ne zor bir şey. Plajın enayi duş sisteminin suyu altında bir güzel yıkandık ki sormayın. Bugünün belki de en iyi işi bu oldu.

Karavanımızın bulunduğu otopark kalabalıktı. Arada bir gelen Belediye Otobüsleri akın akın yolcu getiriyor ve dönenleri şehre götürüyordu. Masamızı ve sandalyelerimizi denize nazır kaldırımın üzerine çektik ve akşamüzeri çayımızı içerken, sağdan soldan geçen kimselerin hayran bakışları ve ara sıra laf etmelerine de tebessümle cevap veriyorduk. Güneşin denizden batışı muhteşemdi. Karşıdan Batum’un kuleleri Güneşin ışınlarıyla sanki bir yangın yeri gibiydi. Akşam yemeğimizi de Karadeniz’in sesini dinleyerek yedik. Uçuşan ateş böcekleri bizi çok çok gerilere yıllardır görmediğimiz ışığa kavuşturdu.

Ben bir gece öncesinin uykusuzluğuna daha fazla dayanamadım. Güzin ne zaman geldi yattı onların hiç farkında değilim.

Denizin dalgalarının kıyıdaki taşlar arasından süzülüşü sırasında çıkardığı o muhteşem ses sabaha kadar devam etti. Arada sırada öten gece kuşları ve zaman zaman geçen Tiflis trenini sesi de gecenin sessizliğinde adeta ninni gibi geliyordu. Oksijeni bol olan bu ortamda başka türlü nasıl uyunabilirdi değil mi?

Sabah 04.30 da uyandım. Hava çoktan aydınlanmış, denizin rengi adeta mavinin en güzel tonuna bürünmüştü. Denize bakan taraftaki pencereyi açtım, sabahın serinliği içinde o iyot kokusunu içime çektim ve güne öyle başladım. Bu sabah Batum Botanik bahçesini gezecektik. Sandalyede sessiz sessiz zamanın geçmesini beklerken sabah seferlerine başlayan otobüs şoförleri ile epeyce sohbet ettik. Bir kısmı Müslüman idi ve çat pat Türkçe konuşuyorlardı. Adamlarla o kadar samimi olduk ki, birisi “abi neden yengeyle geldin burada çok güzel karılar var onlarla birlikte gezerdin” deyince gülmeden geçemedim. Bir başka birisi ise “abi senin karı vır vır konuşuyor mu? “ diye bir sual tevcih edince baktım aile saadetinden olacağız, birer sigara tüttürerek başka konulara geçtik.

Güzin’in uyanıp kahvaltıyı hazırlaması üzerine, karavana girdim ve doyurucu bir kahvaltı yaptım. Daha sonra ara yoldan Botanik parkına gitmek üzere yola çıktık. Kişi başı 15’er Lari vererek bahçeyi turlamaya başladık. Aman yarabbi ne kadar büyük bir parktı. O muhteşem parkın içinde ne çok çeşit ağaç vardı. Birçoğu muhtelif ülke kökenli ağaçlar ve özellikle bambular gerçekten dikkat çekiciydi ve hayranlıkla izleyip fotoğraf çekiyorduk.

Bu muhteşem Batum Botanik Parkını gezerken notlarım arasında bulunan bu park ile ilgili bilgileri de bir yandan Güzin’e okuyordum tabletimden. Dinle bakalım Güzide Sultan:

“Batum Botanik Bahçesi, Gürcistan Adjara Özerk Cumhuriyetinin başkenti Batum’un 9 km kuzeyinde 108 hektarlık bir alana sahiptir. Kaçıldı. İki yetenekli Bahçıvan aradeniz kıyısındaki Mtsvane Kontskhi yani Yeşil Kap adı verilen yerde eski Sovyetler Birliğindeki en büyük Botanik bahçelerinden biridir.

Batum Botanik bahçesi 1880’lerde General Pyotr Ktasnov’un kardeşi olan Rus botanikçi Andrey Nikoayevich Krasnoz (1862-1914) tarafından başlatıldı ve 3 Kasım 1912’de resmi olarak İki yetenekli bahçıvan ve dekaratörün yardım ettiği Fransız D’Alfonse ve Gürcü Yason Gordezioni ile tasarlandı. Ktasnov 1914 de öldü ve mezarı ile heykelini barındıran bahçeye taşındı.

Sovyetler Birliği döneminde, bahçe 1925 den bu yana Kafkasya deniz alt tropikal kültürlerinin incelenmesi için bir ana kurum haline getirilip geliştirildi.

Şu anda bahçe dokuz florostik sektörden, Kafkas nemli alt tropik bölgelerinden Doğpu Asya, Yeni Zellanda, Güney Amerika, Himalayalar, Meksika. Avustralya ve Akdeniz’den oluşmaktadır. Bahçe koleksiyonu, 1047 Kafkasyalı kökenli olmak üzere 2037 taksonomik ağaçsı bitki birimi içermektedir.”

Bahçenin en güzide çiçeği ise “şüphesiz Güzide” ama onun yanı sıra “Ortanca” çiçeğinin muhteşemliğine diyecek yoktu doğrusu. Ağaçların arasından ara sıra görülen sahil şeridi de alabildiğine uzanan Karadeniz’in tüm güzelliğini gözler önüne seriyordu. Bu alabildiğine zevkli turumuzda sırıl sıklam terlemiştim. Bilmiyorum kaç kare fotoğraf çektim. Hele bir de ağaçlar ve bitkiler üzerine biraz bilgimiz olaydı bu tur ne kadar yararlı olurdu. Aşağı yukarı 2 saat sürdü bu anlamlı ve bir o kadar da güzel gezimiz. Çıkış kapısına vardığımızda karavanımızı park ettiğimiz alana ancak bir taksi tutarak gittik. Çıkışta aldığımız “Kestane Balı”nın satıcısı çocuk bizi taksi ile götürdü Karavanımıza. Kemer’de uzun süre çalışan ve Antalya’yı çok iyi bilen çocukla epeyce sohbet ettik yol boyu.

Karavanımızın yola hazır hale gelmesi çok uzun sürmedi. İlk varış noktamız Poti Liman şehri olacaktı. Yolumuz ve sürüşümüz hiç sorunsuz giderken birden bire asfalt çalışmasına takıldık ki bizimle birlikte onlarca TIR aracı, araba ve otobüs bir saatten fazla yolda kaldık. Poti’ye vardığımızda nerdeyse öğle olmuştu.

Güzin’in telefonu seyahat boyunca ilk defa çalıyordu. “Hayırdır” dedik. Arayan erkek kardeşiydi. Tekrar “hayrola” dedik. Kayınvalidem evinde düşmüş, kayınbirader hastaneye kaldırmış, “abla sen nerelerdesin” diye soruyor. Güzin dedi “Gürcistan’dayız”. Belli ki kayınbirader çaresizdi ama bizim Gürcistan’dan Antalya’ya dönmemiz zaten asgari beş altı günü bulurdu. Hâlbuki ablası altı saatte İzmir’den Antalya’ya gelebilirdi. Bu minvalde sürdürülen konuşmalar sonucunda, ablanın gelmesine karar verilince, biz biraz içimiz burkulmuş, tam olarak bir haber alamamanın üzüntüsü içinde yola, seyahatimize devam ettik. Daha sonra -, durum daha netleşti tabii. Kayınvalide ile konuştuk. İşler Antalya’da yoluna girmişti.

Poti’de yine navigasyonun saçmalığı ve biraz da benin heyecanım ve kafa karışıklığımız dolayısıyla zaman zaman ters yola bile girdik. İnşallah ülke çıkışında bir ceza ile karşılaşmayız. Zaten birisi bize neden oraya gidiyorsunuz demişti. Bizde gittiğimize bin pişman navigasyonumuzu Kutaisi’ye ayarlayıp yol üzerindeki şehirleri görmek üzere yola koyulduk. Yol üzerinde nehir kenarındaki bir lokantada yediğimiz balık ve peynirli salata söz etmeye değer güzellikte idi. Sırasıyla geçtiğimiz kentlerden Senai’de LPG ikmalimizi yaptık. Sonra Ahaza’ya girdik. Sağda gördüğümüz Müze tabelasına sapıp, şehri epeyce bir dolaştık ise de maalesef bir müze bulamadık. Ama şehrin evleri ve ortamı adeta bir açık hava müzesi gibiydi. 1941 – 1945 yıllarında o şehirden İkinci Dünya savaşına katılıp da hayatlarını kaybedenler anısına inşa edilen anıt dikkatimizi çekti biz de onun fotoğrafını çektik. Etrafta dolaşan inekler ve domuzlar da dikkatimizi yeteri kadar çekmeye yetti de arttı bile. Hatta şöyle bir konuşma geçti aramızda. Belki bu şehirden geçen ilk karavandık. Çünkü insanların bakışından bunu anlıyorduk. (Hani ileride o gün doğan çocuğun doğum tarihi hakkında bir tereddüt olursa , “hani o karavan geçtiği yıl idi” diye konuşurlar bu insanlar) gibi bir konuşma. Velhasıl her hangi bir müze göremeden, ancak bir açık hava müzesinde dolaştığımız hayali ile şehri terk ettik. Zaten çok geçmeden de Kutaisi hudutları içine giriverdik. Seyahat öncesi hazırlıklarımdan bildiğim Bargadi Katetrali’ni gösterir yön levhasını takiben gittiysek de yollar birden bire ayrılınca şaşırdık kalakalık yolun ortasında. Bu arada Güzin camı açıp bir taksiciye soruverdi. Taksici eliyle beni takip edin deyince de biz de peşi sıra ilerlemeye başladık. Katedral benim bildiğim tepede bir yerdeydi ve nitekim taksicide sürekli tırmanıyordu. Güzin harika manevralarla tepeyi tırmanırken şoförün el ile yaptığı işaret üzerine durmasıyla birlikte günün en zor anlarını yaşamaya başladık. Zira o kaygan Arnavut taşları ile döşenmiş yolda bir türlü arabayı kaldıramıyorduk. Ne ben ne Güzin bu işi beceremiyorduk ve sıkıntı arkamıza biriken arabalarla daha da içinden çıkılmaz hale getiriyordu sorunu. Derken Taksi şoförü imdadımıza yetişti ve gayet ustaca arabayı kaldırıp düze çıkardı. Daha sonra da Katedralin önündeki park yerine girdik. Girdik girmesine ama çekiverdiğimiz stres değdi bir kadeh votkaya.

Park yerine gelen onlarca aracın meraklı bakışları arasında karavan masa ve sandalyelerini açtık ve çayımızı içtik. Yorgunluğumuzu ve stresimizi böylece attık. Sonra akşam yemeğimizi yedik. Ve biz de herkes gibi Katedrali ziyarete gittik. Katedral gerçekten çok görkemliydi. Hele hele bahçesinden şehrin görünüşü muhteşemdi.

Karavan önüne koyduğum şezlongda hem günün yorgunluğunu gideriyor hem de içinde bulunduğumuz şehir hakkında bilgiler ediniyordum. Artık bir şehri bilerek gezmenin yararı ortada iken ve her an böyle bir imkâna erişmek mümkün iken bilgisizce etrafa bakınmanın turizm olmadığı muhakkak. Aşağıdaki bilgiler belki tam anlamıyla yeterli olmasa da en azından bir fikir vermesi açısından önem arz etmektedir.

Gürcistan'ın batısındaki İmereti Bölgesi'nin başkenti ve ülkenin 3. Büyük şehri olan Kutaisi, Başkent Tiflis’in 221 kilometre batısında yer alır. Milattan önce 6 ve 5 yüzyıllarda Kolhis Krallığının başkenti olmasına kadar dayanan tarihiyle Kutaisi şimdilerde Gürcistan'ın parlamentosunu bu şehre taşınması ile ülkenin idari başkenti olarak anılmaktadır. Önceki dönemde çok gelişmiş olmayan şehir, parlamentosunun buraya taşınmasıyla fazlasıyla yenilenmiştir, değişmiştir. Yolların, binaların, parkların ve anıtların yenilenmesi ile Kutaisi turistlerin ilgisini daha çok çekmeye başlamıştır Bagrati Katedralinin UNESCO tarafından Dünya Mirası sit alanı olarak ilan edilmesi de bu etkiyi arttıran unsurlardan biri olmuştur. Her ne kadar şehrin Karadeniz'e kıyısı ya da plajları olmasa da sert geçen Kış ayları nedeniyle daha çok Haziran ve Temmuz aylarında ziyaret edilmektedir. Gezilecek yerler sadece doğal güzellikleriyle değil milattan önce 6 tarihi ile de öne çıkan bir şehirdir UNESCO tarafından Dünya Mirası sit alanı olarak ilan edilen katedral, bunun en önemli örneklerindendir Batik atrezi birleşik Gürcistan ilk Krallığı 3 bagaj adına alan yapımına 10 Yüzyıl sonlarında başlanmıştır. Tamamlanması ise 11 yüzyılın ilk yıllarını bulmuştur 1691 de Osmanlı Kuvvetleri tarafından Büyük bir kısmı tahrip edilen katedral uzun yıllar bu şekilde kalmıştır. 1952'de restorasyonuna başlanmıştır ancak 1994 yılında Dünya Kültür mirası ilan edilene kadar yavaş ilerleyen çalışmalar bu vesile ile hızlanmıştır 2012'de hizmete açılmıştır. Kutaisi şehrinde birçok konaklama seçeneği vardır. Otel yerine ev kiralamak da mümkündür.

Gelati Manastırının yapımına 1106 da Kral 4. Davit zamanında başlanan manastırın inşası oğlu Kral ve Master iOS tarafından 1130 yılında tamamlanmıştır. Çevresinde yüksek taş duvar bundan Manastır ortadaki Ana Kilisesi diğer iki küçük kilise “Sen George ve Sen Nicholas” iki katlı Çan Kulesi, Akademi binası ve rahiplerin konakladığı yapılardan oluşmaktadır. 3. Yüzyılın sonu ile 14 yüzyılın başlarında yeni binalar eklenen Manastır, 1510 da çıkan yangında hasar görmüş ama restore edilmiştir. 18 yüzyılın sonlarına kadar Batı Gürcistan'ın Katowicka merkezi olarak kullanılan Manastır, özellikle metal işlemeleri, eşsiz mozaikleri ve daha çok İncil konulu duvar resimleri ile ön plana çıkmaktadır

Parlamento binası her ne kadar Kutaisi ülkenin başkenti olmasa da Gürcistan hükümeti parlamentoyu bu şehre taşımaya karar vermiştir. 2012 yılında açılan bina farklı mimarisi ile ilgi çekmektedir. 6 katlı cam binayı ve mimari eseri yakından incelemek için 1 saatlik ücretsiz turlara katılabilirsiniz

Kutaisi Mutfağı tüm Gürcistan mutfağında olduğu gibi Kutaisi de kendine özgü yemeklere sahiptir Sadece bazı yemeklerde Avrupa ve Ortadoğu'nun izleri görülür, sebzede kullanılıyor olsalar da yemekler daha çok et ağırlıklıdır. Tarhun otu yaprakları ile etle hazırlanan bir tür yahni çeşidi olan Çakapuli, patlıcan, domates, patates ve kırmızı etle hazırlanan bu yemek ülkemizdeki mantıya benzeyen baharatlı kırmızı et ve hamurla hazırlanan en çok tercih edilen yemekler arasındadır

Kutaisi’de Büyük Pazarda, Kutaisi de üretilen yerel ürünleri bulmanız mümkündür. Peynir, ceviz, baharat, meyve ve sebze ya da şarap gibi yerli üretim satılan ürünleri mutlaka denemek gerekir. Bunun dışında şehirde bulunan alışveriş merkezlerinden İhtiyacınız olan birçok ürünü de ürünleri alabilirsiniz

4 Temmuz 2019 Perşembe

Bagradi Katedralinin can sesi ile saat 06.00 da uyandım. Canım hiç yataktan kalkmak istemiyordu. Bugün seyahatimizin 15 inci günüydü ve ben bu 15 günün içine bir de sıkıntılı İstanbul seyahati eklemiştim. Bir dur hele Bahri baba “yaş 71” farkında mısın? Şu ana kadar nerdeyse 3000 km yol yaptın. Ahval ve şerait gerçekten namüsait şartlar altında seyrediyor. Elbette bu ahval ve şerait içinde en büyük dayanışmamız eş olarak elbette elimizde ama bu ahval ve şeraitte bile istenmeyen şartlar zuhur edebiliyor. İşte bu şartlarda muhtaç olduğumuz en yüce kudret damarlarımızdaki sevgi ve aşk ateşi oluyor.

Kimsenin bize şu saatte hareket edeceğiz, hedefimiz şura demediğine göre halin değerini bilelim ve uyumasak bile dinlenelim. Bundan sonra nereye gideriz, nerede konaklarız, ne yeriz, ne içeriz? onu o an belirleyecektir. O bakımdan o an şimdi dinlenme anı.

Dan, dan, dan katedralin çanı çalıyor. Ayin mi var acaba. Burası saat kulesi olmadığına göre muhakkak bir nedeni vardır. Onu Zangoç Efendi, daha iyi bilir. Acaba, “hadi artık kalkın bakalım bir gece misafirimiz oldunuz. Üstelik park yerinde üç arabalık yer işgal ediyorsunuz, bedavacılık yok” diye uyarıda mı bulunuyordu.

Demese bile haklı çünkü daha sabahın ilk saatlerinden itibaren tur otobüsleri gelmeye başlamıştı. Tur otobüs şoförleri ziyaretçileri indiriyor ve herkes katedrale girdikten sonra otobüsünün yanından katedrale yönelerek istavroz çıkarıyordu. Bunu birkaç kez daha tekrarlıyordu.

Yukarıda yapmış olduğum incelemelerden hakkında biraz bilgi sahibi olduğumuz Katedral içindeki Hristiyanlık dinine ilişkin aziz ve keşişlerin ikonları gerçekten görülesi değer güzellikte idi. Hemen hemen tüm Hristiyan mabetlerinde olduğu gibi İncil’den alınma Hz. İsa’ya ilişkin tasvirlerin yer aldığı freskler ve özellikle pencere vitrayları çok etkileyici idi. Gelen turistlerin bir çoğunun buraya “hacı” olmak maksadıyla geldiği gerçeğinden hareketle Kutaisi’nin ve bölgenin tarihi ve dinsel ehemmiyeti bir kez daha ortaya çıkıyordu. Katedralin önünde uzanan bahçe pek o kadar da bakımlı olmasa da Çan Kulesinin bu bahçe içinde yer alması şahsen benin gördüğüm ilk örneklerdendi. Bu bahçeden şehrin görünüşü gece olduğu gibi gündüz de muhteşemdi. Bahçede bulunan kutsal çeşmeden karavanımızın su ikmalini yaptığımıza göre artık bizim karavan da (bir isim bulmak lazım) hacı sayılır hale gelmişti.

İçinde bulunduğumuz park alanı yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Daha fazla yer işgal etmemek için hemen yakınımızda bulunan bir kiliseyi de inceleyip yola çıktık.

Hedefimizde Gürcistan Parlamentosunu görmek vardı. Gördük görmesine ama bir türlü yanına yaklaşamadığımız için içini görme ve bir şekilde inceleme fırsatı bulamadık.

Aynı bölgede bulunan ve bulunduğumuz konuma göre 50 km mesafede bulunan Gelati Manastırına çıkmamız da oldukça zor oldu. Malumdur ama nedendir bilinmez manastır ve benzeri birçok dinsel yapının hep tepelerde olmasının sebebini nedir acaba? Gelati manastırı da öyleydi, çok tırmandık doğrusu, zaman zaman Tiguan’ın zorlandığı ve sert virajları alırken ciddi sorunlar yarattığını bazen çok kötü tecrübelerle yaşadık. Hatta artık yeter, bir daha manastırdı, katedraldi görmeye gerek yok, yeteri kadar gördük diye düşündüğümüz anlar oldu.

Gelati Manastırının yapımına 1106 da Kral 4 Davit zamanında başlanmış, inşası oğlu Kral ve Master iOS tarafından 1130 yılında tamamlanmıştır. Çevresinde yüksek taş duvar bundan Manastır ortadaki Ana Kilisesi diğer iki küçük kilise sen George ve sen Nicholas iki katlı Çan Kulesi Akademi binası ve rahiplerin konakladığı yapılardan oluşmaktadır 3. Yüzyılın sonu ile 14 yüzyılın başlarında yeni binalar eklenen Manastır 1510 da çıkan yangında hasar görmüş ama restore edilmiştir 18 yüzyılın sonlarına kadar Batı Gürcistan'ın katowicka merkezi olarak kullanılan manastırın, özellikle eşsiz mozaikleri ve daha çok İncil konulu duvar resimleri ile ön plana çıkmaktadır.

Aslında harita üzerinde birbirine oldukça yakın görünen ve navigasyonumuz göre 70, bilemedin 100 km mesafede bulunan eserleri gitmek pek o kadar da kolay olmuyordu. Biraz önce de sözünü ettiğim üzere, bu tepelere tırmanacağız diye Gürcistan’ın bilmem neresinde yolda kalıp azizlerden yardım istemekten başka çaremiz yoktu. Fakat şunu açıkça ifade etmeliyim ki gördüğümüz ve incelediğimiz eserler kadar yolumuz boyunca gördüğümüz güzellikler, zaman zaman ormanlar, zaman zaman göller ve akarsular umulmaz güzellikteydi.

Gori’ye doğru geçerken hava kararmış ve Batum - Tiflis yolu trafiği yoğunlaşmıştı. Yol boyu içinden geçtiğimiz merkezlerin yol üzerinde dizilmiş, özellikle TIR araçlarının konakladığı akaryakıt istasyonları, bakkal, kafeler söylemeliyim ki ilkel denecek derecedeydi. İlgimizi çeken 5 tanesi ve 7 tanesi 1 Lari’ye satılan ve tabelalarda ilan edilen maddenin ne olduğu çok merak ettiğimiz konulardan birisi oldu ve sorduk birisine “bu nedir?” diye. Bildiğimiz pide imiş. Ekmek diye bu pideyi yiyorlarmış. Gerçekten büyük şehirlerde fazlaca ekmek satılmadığını gözlemledik. İşte bu iki ucu sivri pide. Bildiğin pide. Aman ne merak, ne merak?

Hava artık iyice kararmıştı. Güzin acıktım ben diye sızlanıyordu. Sağa sapan yollardan birine sapıverdim. Şehrin adı Sornti miydi ne? Her neyse. Şehrin içine doğru girip bir yerlerde gecelemek istiyorduk. Ha orası, ha burası derken bu küçük yerleşim yerinin merkezine kadar geldik. Eğlenceli bir yere benziyordu. Luna Park bile vardı ve sanki ahali ortalıkta geziyordu. Ben “tam burada, şu Luna parkın yanında kalalım” dedim Güzin’e. Şiddetli muhalefetler ve sıra kapağı vurmalar neticesi vazgeçtim ve ileride kasaba bitince gidecek yol da bitiverdi. Bu sefer sıra kapaklarını vurma sırası bana gelmişti. Tam yolun çatalındaydık ve hareketli kasabanın arabaları bir geliyor bir gidiyordu. Güzin arabadan indi her zamanki telaşı ile” sağa kır”, “sola kır”, “çok kırdın”, “az kırdın” derken meraklı kalabalığın gözleri önünde Luna Parktan daha heyecanlı hale geldik ve sonunda alkış sesleri arasında karavanı döndürdük. Gerisin geri dönerken kasabayı az geçtikten sonra önünde koca çam bulunan bir evin önüne yanaştık. Şımarık köpekleri ortalığı yıkıyordu. Ev sahibi kadın bize yanaşarak, el kol hareketleriyle ne istediğimizi sordu. Biz de ona el kol hareketleriyle burada geceleyip geceleyemeyeceğimizi sorduk. El kol hareketiyle anlaştık ve uygun bir yere geçip yerleşim sağladık. Gürcü ailesi bize çok sıcak bakıyorlardı. Evlerine çay içmeye davet ettiler. Köpeklerine talimat verdiler. Bunlar dost diye. O da sabaha kadar havlayarak sözüm ona bize korumalık yaptı

5 Temmuz 2019 Cuma

Akşamdan karavanımızı çektiğimiz mekânda çam kokuları ve şımarık köpeğin bağırışları ile uyandık. Komşularımız Gürcü ailesi çok sıcak ve sevimli insanlardı. Merhabalaştık. Ve kahvaltımızı yaptık arada sırada yoldan geçen arabalar arkasından bağıra bağıra koşan köpeğin sesi ile. Sonra malum hazırlıklar ve vedalaşıp tekrar yola koyulmak.

Hedefimizde Gori Şehri vardı. Elimdeki notlarıma göre buranın Stalin’in doğum yeri olmasıydı ve Stalin adına burada bir müze bulunmasıydı.

Tiflis yolunu takiben bazen bir yerlere saparak, bazen aman sen de diyerek, dayanamazsak hadi orayı da görelim diyerek, artık iyice HEİLİGE olmuş vaziyette Gori’ye girdiğimiz vakit öğleyi aşmıştı. Hava oldukça sıcaktı. Gori’de arabamızı ve karavanımızı Stalin Müzesine yakın bir arka sokağa park ettik. Artık, o mu olur, bu mu olur? Hırsızlık, gaspçılık gibi bir endişe taşımıyorduk. Açıkçası ülkede bir ahlak anlayışı vardı ve bu hissediliyordu. Ne güzel değil mi? İşte her zaman söylerim, bazı insanlar görmedikleri, bilmedikleri halde içlerinde yaşattıkları korkuyu birilerine telkin etmeye çalışırlar. Aman Gürcistan hakkında da bize neler neler söylendi. Boş verin dostlar, yaşayın görün. Yaşayın, deneyimleyin. Allah Kerim.

Sizlere Gori hakkında birkaç bilgi sunmak isterim dostlar. Gori, başkent Tiflis’e yaklaşık 80 km mesafededir. Kura nehrinin bir kolu olan Liahvi Nehri kenarındaki kent, Gürcü Kralı Kurucu Davit tarafından kurulmuştur. Kelime anlamı tepe veya doruk olan Gori, Sovyetler Birliği lideri Stalin’in doğum yeridir. 1878 yılında doğduğu ev günümüzde Stalin müzesi olarak ziyarete açıktır. Yaklaşık 288 bin kişilik nüfusa sahip olan Gori 1920 depreminde büyük ölçüde hasar görmüştür. Sovyet döneminde önemli bir sanayi kenti olan Gori’de Sovyet mimarisinin etkileri hissedilmektedir.

Şehir merkezi oldukça küçük olduğu için Gori’yi yürüyerek rahatlıkla gezebilirsiniz. Sovyet havasının hakim olduğu şehirde gezip görülecek yerlerin sayısı hayli az. Turistleri kente çeken en nemli yer ise Stalin Müzesi. Büyük bir bahçenin içerisinde yer alan Stalin Müzesi’nde eski Sovyet Liderinin kullanmış olduğu eşyalar, kıyafetleri ve fotoğrafları sergilenmektedir. 1920’ lerden 1950’ lere kadar tarihi bir yolculuğa çıkabileceğiniz müzenin bahçesinde Stalin’in özel vagonunu da görme imkânı bulabilirsiniz. Stalin müzesi her gün 10.00 – 18.00 saatleri arasında ziyarete açık Giriş ücreti ise kişi başı 10.- GEL olmakla birlikte Stalin’in özel vagonunu da görmek isterseniz 5 GEL daha ücret ödemeniz gerekmektedir.

Bu bilgilerle mücehhez olarak, gezdiğimiz Stalin müzesi, gerçekten bizi çok etkiledi. Bir devrin Stalin’ini bundan güzel anlamanın mümkün olamayacağı düşüncesindeyim. Bir devrin Dünya Liderinin yaşadığı dönemi ve lideri olduğu Sovyetler Birliğini nasıl etkilemiş olduğu, müzede yer alan açıklayıcı bilgilerden, fotoğraflardan, II Dünya Savaşı haritalarından, halılara işlenmiş resimlerden ve sonunda müze içinde yer alan Mozele’den çok iyi anlaşılmakta. Müze bahçesinde yer alan ve aynen korunan Stalin’in doğduğu ev ise o koca dünya Liderinin nereden nereye geldiğinin en büyük göstergesi oluyor. Müze bahçesinde yer alan tren ise canlı canlı tarih kokuyor adeta.

Müzeyi ziyarete gelen turistlerin büyük kısmının Mao’nun evlatları olduğunu görünce, komünizmin doktriner tartışmasının iki ucunun şu anda, dünyanın içinde bulunduğu şu anda ne düşündürdüğünü de düşünmemek elde değil doğrusu.

Bu düşüncelerle ayrıldığımız müzeye çok yakın bir kilisede ne maksatla orada bulunduklarını anlayamadığımız Afrikalı Zencilerin Kilisenin bir noktasında yapılan özel bir törenle “uyandırılmaları” kayda değer tespitlerimizden oldu. Bu kilisenin olduğu bahçenin bir köşesindeki bronz dev heykellerin de ne manaya geldiğini keşke anlayabileydik.

Gori’ye gelmişken kısa bir araba yolculuğu ile Uplistsikhe’ye de uğradık. Tarihi demir çağına dayanan ve arkeolojik sit alanı olan ile Uplistsikhe kayalara oyulmuş bir yerleşim yeri. Gori’nin 10 km doğusunda yer alan ile Uplistsikhe Hristiyanlığın ortaya çıkmadan önce Pagan ibadetlerinin belgesel merkezlerinden biri adeta. Biz de dahil olmak üzere bölgeyi gezen turistlerin o ilginç coğrafyada oyuklardan oyuklara ve o esrarengiz zemine oyulmuş yapıların birinden birine koşuşturmaları ve yukarıdaki kilise de soluklanmaları, bu fantastik bölgenin en çok akıllarda kalan efsaneleriydi.

İnanın bu ve benzeri olağanüstü mekânları atlamadan görmek, seyahat öncesi yapmış olduğum çalışmaların ve almış olduğum notların bize verdiği imkândı. Başta bunu takdir eden sevgili eşim Güzide’ye sonra da naçizane kendime teşekkür ediyorum.

Bölgenin UNESCO tarafından düzenlemiş olması ve ziyaretçilerin soluklanabileceği mekânlar olması da çok iyiydi. Birer birayı hak etmiştik doğrusu. Bölgeye girerken araba ve karavanımıza park edecek yer gösteren satıcıdan almış olduğumuz votka ve konyağı Türkiye’de içeceğim günleri şimdiden özlemi içindeyim.

Gezimizin bundan sonraki durağı Mtsketa şehriydi.

Gürcü Ortodoksları için çok önemli bir dini merkez Mtskheta. Başkent Tiflis’e 20 kilometre uzaklıkta. Bu küçük kasabanın Gürcüler için önemi büyük. Tiflis’den önceki başkent olan şehir unvanını kaybedeli 2 Milenyum kadar olmuş fakat halen Gürcü Ortodoks Kilisesi'nin idare Merkezi konumunda. Kura ve Arogvi nehirlerinin kesiştiği yerde kurulu Mtsketa kültürel olarak da UNESCO nun koruma listesinde. Bu kutsal şehirde kabaca 20000 kişi ikamet ediyor.

Kutsal olduğunu ifade ettiğim şehirdeki kiliselerin Büyük bir kısmı İslamiyet’ten eski. Fakat istilalar ve depremler bu mabetleri oldukça yıpratmış. Günümüze kadar en orijinal halini muhafaza eden yapı ise 500 lerden kalma olan Jvari Manastırı. Şehrin şüphesiz en hakim Tepesi'ne yapılan manastırın civar manzarasına ise diyecek yok. Şehrin göbeğinde 4 - 5 ve 11 yüzyıllarda baştan yapılan Svetitskhoveli Katedrali şüphesiz en görülesi yer. Kilisenin bu adının Türkçesi “hayat veren sütun” katedrali.

Öyküsüne gelince; yıl miladi takvime göre 0. İsa peygamberin çarmıha gerileceğini duyan Elias adında bir Yahudi, Mukaddes şehir Kudüs’e kadar gitmiş ve peygamberin tuniğini alıp Mtskheta’ya gelmiş. Tuniği kız kardeşi Sidonia’ya göstermiş ve kızcağız tuniğe dokunur dokunmaz oracıkta can vermiş nice büyücü papaz haham gelmişler kızın elinden tuniği alamamışlar ve tunikle gömmeye karar vermişler. Günlerden bir gün köy ahalisi uyanmış da görmüş? Mezarının üstünde koskocaman devasa bir sedir ağacı büyüyüvermiş. İşte demişler bu bir işaret! Kesmişler sedir ağacını ve yapmışlar bir kilise.

Sonrasında yörenin ne kadar âlimi bilgini varsa dua etmeye buraya gelir olmuş bir gün fark etmişler ki sütunların birinde bir su sızıyor. İleri gelenle toplanmış karar kılmışlar ki bu su her derde deva, bütün hastalıkların ilacı olan sihirli bir sudur. O günden itibaren de kiliseye bu sütuna ithafen “hayat veren sütun katedrali” demişler. Günümüzde peygamberin tuniğinin gömülü olduğuna inanılan yere yani ufak bir baldeken dikilmiş. Seneler içinde nice Kral, Alim; düşünmüş ki peygamberin emaneti ile aynı çatı altında yatalım. Kilisede gezerken kralların mezarları üzerinde geziyorsunuz. Bu kilise de diğerleri gibi UNESCO tarafından koruma altına alınmış.

Azıcık yukarıda bahsettiğim üzere Kura ve Aragvi nehirlerinin kesiştiği muazzam bir manzaraya sahip Juvari manastırına çıkmadık. Biz aşağıdan görmekle yetindik. Zira oldukça sert bir tepe üzerindeydi. Manastır 6 yüzyılda Kartli Krali Stefan tarafından yaptırılmış. Juvari yani Hac anlamına gelen manastırın adının ise öyle çok ahım şahım bir hikayesi yok 300 lü yılların sonunda bir gece Azize Nino devasa, şehrin her yerinden görülebilecek burada bulunan pagan tapınağını dikivermiş. Rahibenin hacı buraya nasıl çıkardığı muamma şehrin ileri gelenleri bunu da hayra yormuş ve sonrasında nice Kafkas diyarından buralara insanlar hacı olmaya gelmişler Doğu kiliselerinden kadın figürlerinin fazlaca olması yörede azizeler den kaynaklı olduğu söylenmekte.

Ağlayan Sütun katedralinin o kadar çok ziyaretçisi vardı ki, kilisenin ortasında yer alan gerçekten su sızan bölüm bir koruma altına alınmış. Ama buna rağmen ziyaretçiler, ne yapıp ediyor bu sızan suyu elleriyle alıp özellikle başlarına sürüyorlar. Merak mı ettiniz. Biz de yaptık.

Daha sonra kilisenin dışında yer alan bir dizi dükkânda satılan hediyelik eşyayı inceldik. Böyle bir ortamda Gürcü Şarabı içmeden olur mu? Bu teklifime Aldığım olumlu yanıt üzerinde bir restorana oturup birer kadeh şarap içti, her milletin onlarca turisti izleyerek. Bu oldukça iyi gelen istirahatimizde yol planlaması yaptık. Tiflis mi, Telavi’mi? Aslında programımızda önce Telavi, sonra Tiflis vardı. Önce Tiflis’e gitmeye, Azerbaycan dönüşünde Telavi’ye gitmenin daha anlamlı olacağına karar verince Navigasyonumuzu doğruca Tiflis’e ayarladık.

Birkaç Lari ödeyerek otoparktan hafif hafif çiseleyen yağmur altında Tiflis yolunu aldık. Zaten çok da uzak değildi. 20, 25 km. Ne de olsa bir ülkenin Başkentine giriyorduk. Gidiyorduk gitmesine ama karavanı ve arabamızı nereye park edecektik. Burada da Kamping falan yoktu. Elimiz mahkûm bir otoparkta kalacaktık ama nerede?

Büyük bir şehre daha doğrusu Başkente giriyorduk. Yollar ve meydanlar, kavşaklar birbiri ardı sıra gidiyor ve biz de trafiğin akışına kaptırmış gidiyorduk şehir merkezine doğru. Az gittik, uz gittik sonunda şehre tepeden bakan görkemli Radison Otelinin bulunduğu otelin önüne geldik. Burada sağlı sollu otopark imkanı veren ayrılmış yerler vardı. Bir kenara çekip durduk, etrafı kolaçan ettik. Özel otomobiller, tur otobüsleri, minibüsler park etmişti. Burada da “değnekçi” otopark görevlisi vardı. Fakat otelin karşısında toplanmış bir gurup polis aralarında sohbete dalmışlardı. Güzin direksiyonda olduğu için polis memurlarının yanına gittim ve Türkçe olarak; Karavanı gösterdim. “Nereye park edebilirim?” diye sordum. Polislerden biri, önce bana baktı, sonra karavana baktı ve eliyle “şuraya park edin” dedi. Dedim “ama biz iki gün burada kalacağız ve geceleyeceğiz, sakıncası var mı, cezası var mı?” Bu Polis abi beni çok sevmiş olacak ki “hayır, rahatına bak” dedi, teşekkür edip Güzin’e işaretle “dön ve karşıya yanaş” dedim. O da aynen öyle yaptı. Daha sonra arabayı karavandan ayırıp birçok izleyici eşliğinde Mower ile karavanı park çizgisi içine yerleştirdim. Arabayı da hemen yanına Sonra pis su tankını yerleştirdim ve ayakları açtım. Aman ne keyif be. Kalk sen Radison Otelinin karşısına, şehrin en güzide yerine park et karavanı. Keyfimize diyecek yoktu doğrusu.

Akşam yemeğimizi karavanda yedikten sonra fazla uzaklaşmadan şehrin birbirine bağlı iki caddesini gezdik. Çok şık mağazalar vardı. Binaların heybeti, Tiflis’in nasıl bir medeniyet eşiği olduğunu gösteriyordu.

Bekle bizi Tiflis, yarın seni adım adım gezeceğiz.

6 Temmuz 2019 Cumartesi

Bu gün Tiflis’i gezeceğiz. Gece uyumasına çok iyi uyuyacaktım, bundan hiç şüphe yok. Ancak karavanımızı park ettiğimiz Radison otelinin önündeki yolun Arnavut taşı ile kaplanmış olması ve ayrıca karavanın bulunduğu yerin altından yol geçiyor olması nedeniyle, sabaha kadar sabaha kadar hem sesten hem de sarsıntıdan uyumak gerçekten kâbus oldu.

Hem mi vallah, hemi billah burada bir gecede daha kalmaya niyetli değildim. Sabah uyanan Güzincim de aynı düşüncedeydi. Günlerden Pazar olması nedeniyle etraf pek kalabalık değildi ama yine de arada bir geçen arabaların sesi gecenin uykusuzluğu üzerine tuz biber ekiyordu. Sözünü ettiğim arabalar geçmesin de ne yapsın? Şehrin en hareketli yerinde karavanı park edersen başına bu gelir işte.

Bulunduğumuz alanı çocuklara WhatsApp ile gönderdik. Kerem beğendi de Alp, “ya ne işiniz var şehir merkezinde gidin Tiflis Milli Parkına” diye mesaj ve link gönderdi. Tabi bu konuda belki haklı olabilirdi ama biz şehirleri gezmekten zevk alıyorduk. Bu konuda daima çocuklarla aramızda görüş farklılığı olmuştur.

Sabah kahvaltımızı yapmadan önce navigasyonda gideceğimiz yerler üzerinde daha önceden hazırladığım program üzerinde derin bir çalışma yaptım. Şehir öylesine eni boyu turla veya City turla gezilecek kadar büyük değildi. Hepsi hakkında gerekli bilgiye sahip olduğum için arabayı da park yerinde bırakarak tabana kuvvet attık kendimiz Tiflis’in sokaklarına, caddelerine. Bu arada yaya yolu olarak da navigasyonu kullanmayı öğrenmiştim. İspanya’da Barcelona’da bir türlü kıvırıp beceremediğim navi burada elim ayağım olmuştu.

Nerelere gitmeliydi? Tiflis’in gezilecek görülecek her yerinin bilgisi tabletimde kayıtlıydı. Neydi bunlar?

Koskoca bir şehri bir güne sığdırabilirsiniz. Sığdığını daha önceki birçok seyahatimizde test etmiştik. Yeter ki hazırlıklı ol. Nereye gideceğini bil. İşte Tiflis’te de bu imkâna sahiptim. Benden iyi tur rehberi olur muymuş? Diğer taraftan tüm turistik yerlerin birbirine çok yakın mesafelerde olması ayrıca gezimizi kolaylaştırıyordu.

Öncelikle Tiflis’in başkent olmayı hak eden bir kent olduğunu söyleyebiliriz. Tiflis’in ağır başlı yaşlı ve kendinden emin bir şehir kimliği var. Batum kadar hareketli bir şehir olduğu söylenemez. Üstelik denizi de yok. Ama kendine göre çok değerli yönleri var.

İşte ilk noktamız Paliashvili Opera Evi. Opera evini ilk gördüğünüzde uzun süre ne binası olduğunu anlamayamadık. Çünkü gerçekten çok görkemli bir bina. 1851 yılında inşa edilen bu bina Doğu Avrupa’daki en eski binalardan biri. Keşke daha uzun kalsaydık Tiflis’de de bu binada bir opera seyretseydik.

Az aşağımızda Gürcü Ulusal Müzesi. Gürcülerin tarihini anlatan bu müzeyi gezmek saatler alır, bunu biliyorduk ve bu nedenle uzaktan bakarak geçtik önü sıra. Aslında Gürcüleri anlamak için de bu müzeyi muhakkak görmek gerekiyordu ama artık müze gezecek takatimizi kalmamıştı.

Sırada Tiflis Sioni Katedrali vardı. Malum Kutsal topraklardaki belirli yerlerin isimlerini kiliselere vermek bir Orta Çağ Gürcü geleneği idi. Sioni Katedralinin de adını Kudüs’teki Zion Dağından aldığı söylenir. Navigasyonu biz çizdiği yol boyunca Tiflis’in gerçek yüzünü ve yoksulluğunu gösteren arka sokaklarından yürüyerek ve bol bol yorumlar yaparak çiçekçiler sokağından ana caddeye vasıl olduk. Anlaşılan o ki sol tarafımız eski Tiflis evleriydi. O eski balkonları tahta işçiliğinin en güzel en güzel örneklerinin ortaya koyduğu evlerin fotoğraflarını çekerek köprüyü geçtik ve tırmanışa geçtik. Acaba Katedral neredeydi? Önümüz sıra yürüyen bir Rahibeye yolu sorduk. Kendisi “ben de oraya gidiyorum” diyerek onu takip etmemizi istedi. Epeyce bir yokuşu tırmanıp Katedrale vardık. Tur otobüslerinin oraya kadar getirmiş olduğu turist kafilelerini takiben Katedralin merdivenlerine geldiğimizde Zangoç ’un ahenkli ve bir makam ile vurduğu çan sesleri eşliğin de Katedralin kapısı önüne vardık. Bir özel program olduğu etraftaki korumalardan belliydi. İçeriye girmedik. Kapı dışında epeyce bir bekledik. Tam o sırada özel bir takım lüks arabalar kapı önünde durdu. Oldukça yaşlı bir zatı birileri kollarına gelerek kapıdan içeri sokarken özel kıyafetlerini giymiş din görevlileri, özel bir ritüelle o zatı içeri aldı. Daha sonra kapı önünde bekleyeler de içeri alınınca tören başladı. Elbette bizler için çok farklı bir törendi ve ilgi ile izledik. Bol bol fotoğraf çektik. Gürcü askerle özel kıyafetleri ile dikkat çekiyordu. Töreni izleyenler arasında bulunan ve kucağında bir çocuk olan kadının kutsal görünüşünü keşke fotoğraf makinamın kadranına sokabileydim. Tören devam ederken biz yavaşça ayrıldık.

Bu defa navigasyona Kartlis Deda anıtını anıtını işaretlemiştim. Tepeden aşağıya inip kura nehrine varınca sağımızda tepeye çıkan teleferiği gördük. İkimiz 6 şar Lari vererek gidiş dönüş tepeye çıktığımızda bol miktarda hediyelik eşyanın satıldığı Kartlis Deda anıtının önüne vardık. Milli kahraman bir elinde kılıç diğ8er eline bir tas şarap tutuyor dostluk için gelene şarap ikram ediyor, düşmanlık için gelene de kılıcıyla ülkesini savunuyordu. Hem biraz soluklanmak ve hem de tepeden şehri temaşa etmek maksadıyla birer kahve içtik. Kartlis Deda’nın heykelinin bulunduğu bölümde bulunan Narikala Kalesi, Tiflis’in önemli turistik yerlerinden biriydi. Aynı zamanda, Tiflis’i izleyebileceğiniz alanlardan da biriydi. Ayrıca o bölümde METEKHİ KATEDRALİ de bulunuyordu.

Teleferik ile çıkarken sohbet ettiğimiz Azeri aileyle vedalaşıp aşağı indik.

Tiflis’İn en afilli noktalarından biri de diyebileceğimiz Barış Köprüsü Kura nehri üzerinde kuruluydu ve Tiflis’e farklı bir hava katıyor. Köprü üzerinden nehri izlemek ise büyük bir keyifti. Köprünün diğer tarafında yer alan park ise dinlenmek için muhteşem bir alandı. Aynı zamanda mana veremediğimiz ilginç mimarili binanın da finiküler istasyonu olduğunu sorarak öğrendik.

Barış köprüsünden geçip eski Tiflis’i görmek üzere içerler doğru yürüdük bu aramamamızda bir İngiliz aileden yarım aldık. İnternet telefonundan Alp’in bizi araması ise gerçekten sürpriz ve oldukça güzel oldu. Özlemişiz keratayı.

Eski Tiflis adında anlaşılacağı gibi Tiflis’in tarihi dokularını içinde barındıran bölüme gelmişti sıra. Bu bölümde tarihi dokuların yanı sıra şelaleler, ilginç yapılı evler ve oturabileceğiniz bir çok mekâna rastladık. Burada yemek için girdiğimiz lokantada garsonun lakayidliği ve fiyatların oldukça uçuk olması dolayısıyla masaya oturmuş olduğumuz halde kalkmak zorunda kaldık. Buradaki “Yamuk Saat Kulesi” diğer turistlerin olduğu gibi bizim de ilgimizi çekmişti. Ardından Hürriyet meydanı ve Hürriyet anıtını da Tiflis ile ilgili hatıralarımız arasına kaydettikten sonra yaya olarak 5 saate gerçekleştirdiğimiz turumuzu karavanımızı park ettiğiniz yerde Rustavelli caddesinin şık mağazalarını bir kez daha seyrederek sonlandırdık. Karavanda ilerlemiş bir saatte yediğimiz öğle yemeği ve kalkış hazırlıklarımızı tamamladığımızda saat nerdeyse 15.00 olmuştu.

Artık Azerbaycan, Bakü’ydü hedef noktamız. Şehir çıkışında aldığımız LPG ikmalini müteakip ben uyurken Güzin hemen hemen Gürcistan’ı çıkmış Azerbaycan hududuna varmıştı. Uzun bir kuyruk vardı, hem TIR araçlar hem de diğer kara nakil vasılları için. Gürcistan çıkışımız çok kolay ve sorunsuz oldu.

Gürcistan çıkış girdiğimiz Gızıl Koprü Gömrük İdaresinin girişinde sıra sıra beklerken dikkatimizi çeken bir tabelaya çok güldük. “yerlere zibil atmayız” Aşağı yukarı 1 saatte vardık Gümrük işlemlerini yaptırmak üzere yolcu salonuna. Piyadeler başka bir kontrol noktasından gidiyorlardı. Nedense Güzin’e izin verdiler. Biz birlikte girdik Polis ve Gümrük denetlemelerine. Önce Polis kontrolü. Polis Güzin’i de çağırdı. Pasaportundaki fotoğrafı ile eşkâli arasında bir ilişki yok diye düşündüyse kameranın karşısına geçip resmini aldı ve “tamam gidebilirsin” dedi. Sonra sıra bana geldi. Benim pasaportumdaki resme baktığında “bu resim seni okşamıyor” demez mi. Ya, güler misin? Ağlar mısın? Aslında ben de farkındayım. Pasaportumdaki resim pek beni okşamıyor ama o, o işte o benim. Beni de kamera ile tespit ettikten sonra benim de işim bitti ve sıra geldi karavan ve arabanın tesciline işin görüleceği 6 numaralı bankonun önü zınga zınk adam dolu. Kimse kimsenin hakkını gözetmiyor. Bu arada benim de işimi görmem mümkün değil. Orada bulunan bir gümrük memuruna kendimi tanıttım ve bana yardım et dedim. Çocuk diyebileceğim yaştaki bu memur gerçekten bana çok yardım etti ve işlerimi daha çabuk hallettim. Bu arada toprak bastı parası ve serhat sigortası olarak Hazineye (vezne) 25 manat ödemede bulundum. İşlemleri halletmiştim halletmesine ama önümüzdeki insanların işi bitmediğinden, ilerlemediklerinden epeyce bekledik. Velhasıl gümrüğe girip çıkmamız 2 saati buldu. Gümrük çıkışından sonra 200 TL bozdurup 50 Manat aldım. İtoğlu itler resmen kazık atmışlar.

Dümdüz ilerleyen yoldan Bakü’ye doğru gidiyorduk ama önümüzde 500 km vardı. Bu yolu ancak 7 saatte giderdik ki o zaman da sabah olurdu. Vazgeçtik ve ilk gördüğümüz uygun yere yanaştık. Bir kahvehane ve lokanta karışımı olan metruk yerde insanlar tavla oynuyor, muhabbet ediyorlardı. “Kalabilir miyiz bu gece burada” diye Türkçe sorunca bizi Kardeş bellediklerinden gerçekten hüsnü kabulle karşıladılar ve bir çınar ağacının altına karavanı ve arabayı park ettik. Bir çaydanlıkta bize sunulan kekik çayı gerçekten nefisti. Bir kaç bardak içtik. Sonra akşam yemeğimizi söyledik. Bize patatesli piliç yahnisi hazırladılar, salatamızda geldi ve afiyetle yedik. Yemek o kadar çoktu ki, bitiremedik bile.

Burası bir Kazak Köyü idi. Bir ara merhaba canlar diyeyim diye masalardan birisine uğradım. 3 kafa dengi uzayan bir akşam yemeğinde idi. Beni ısrarla masalarına davet ettiler ve ondan sonra arka arkaya fondip yapılan votkanın açtığı muhabbet gecenin saat 12.30 una kadar devam etti. Köyün aşık ozanı olduğunu söyledikleri beyin Atatürk üzerine söylediği şiirler ve mağnalar çok çok güzeldi. Ama belli ki her üçü de Tayyip Erdoğan hayranı idiler. Votkaları ikişer bardak bira takip etti. Ben tıkanmış vaziyette birayı içmeden beklerken, içlerinden biri dedi ki “sen bitirmezsen biz gitmeyiz”. Başka çare yok yarım bardak birayı da içince bana olanlar oldu ve sabaha kadar .....

Dönüşte buraya tekrar uğrayacağız ve aşıktan saz ve söz dinleyeceğin İnşallah.

7 Temmuz 2019 Pazar

Bugün Gence üzerinden Bakü’ye varmayı planlıyoruz. Gence’de Nizami’nin de kabrini ziyaret edeceğiz.

Sabaha kadar neler çektiğimi bir Allah bir men özüm bilirem. O kadar votka ve ardından da 2 bardak bira, gerçekten çok fazla geldi. Yarı çıplak vaziyette kim bilir kaç kez dışarı çıktım ve sigara içtim. Sabaha karşı ne kadar uyuduysam işte o kadar bir uyku ile uyandım.

Sabah kahvaltı ve hareket hazırlıklarımızı da bitirdikten sonra geceyi votka partisinde birlikte geçirdiğimiz insanlarla vedalaşıp Gence’ye doğru yola koyulduk. Gence’ye 112 km, Bakü’ye 450 km yolumuz vardı. Günün büyük bir kısmını yollarda geçirecektik. Yolumuz zaman zaman gidiş geliş, zaman zaman da sözde otoyol oluyordu. Ama her herhangi bir sıkıntı da vermiyordu. İp gibi uzayan yolda tek sıkıntı geceden kalma Bahri babanın uyumasıydı ki Güzincim bu işi üstlenmiş ve direksiyonda harikalar yaratıyordu. Gence yol sapağından şehre dışarıdan girdik. Bir akaryakıt istasyonunda depomuzu fulledik. Karavan da kullandığımız gazımız da azalmaya başlamıştı. “Gaz var mı?” diye sordum. “Var” dedi Ben de sandım ki benim tüpü vereceğim yeni tüp alacağım. Yok, öyle olmadı. Çocuk benim tüpü yerinden çıkardı ve gitti saatin önüne bastı gazı tüpün içine! Demek ki burada işler böyle oluyormuş.

36 Santigrat derecede uzayan yol boyunca civarda fazlaca bir şehir göremedik. Hepsi bir sapağın sonunda yer alıyordu. Yol boyu gördüğümüz tek katlı çoğu zaman çatıları çinko kaplı evlerdi. Ve yeşillik namına da hiç bir şey yoktu. Uzaktan gördüğümüz ve ancak yanına gelince fark edebildiğimiz Tandırcı da et yemeği hayal ederken bu Tandır’ın içinde ateş yakılan tandır olduğunu ve ekmek pişirme yeri olduğunu anladık. Bir kadıncağız ateşin başında saç böreği yapıyor, bir diğer arkadaşı da “pişi” yapıyordu. Önce pişi sipariş verdik, sonra da iki adet özel otlu saç böreği yedik. Çok büyük keyif ve tat almıştık. Yolda bu kadarı oluyor. Daha sonra tadına doyamayacağımız güzellikte yufka ekmeğini de buradan almıştık.

Bakü’ye 60 km kala ilk defa Hazar Denizi ile karşılaştık. Dış limanlara demirlemiş gemiler, hatta bazen gemi enkazları yol boyu devam ediyor, uzaklardan denizin maviliği sizin içinize bir mutluluk veriyordu.

Bakü’de nerede kalabileceğimi bilmediğimden İnternetten arayıp bulduğum Bakü Azarbeycan Kamping’e navigasyonumu ayarlamıştım. İnşallah doğrudur ve inşallah da iyidir temennileriyle önce dışarıdan şehir içlerine dalmaya başladık. Yokuş bir caddeden sola, sonra sağa, sonra tekrar sola ilerlerken, o biraz önce görmüş olduğumuz muhteşem binaların yerini derme çatma yoksulluk evleri almış, sokaklar da bakımsızlıktan delik deşik hale gelmişti. İşte olan oldu ve bu sokaklardan birisinde sıkıştık kaldık. Ne karavan sökülecek gibiydi, ne de döndürme imkânı vardı. Mahallede herkes şimdi bizi izliyordu. Ne yapacak bunlar? Hiç bir şey yapamıyorduk. Bir delikanlı öne atıldı ve karavanı döndürebileceğini söyledi. Beni de yanına aldı gittik biraz aşağılardan döndük geldik. Artık kendimize Bakü’de kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Evlerinin önüne bulunduğumuz bir delikanlı, çok yakında bir park yeri olduğunu, ama önce konukları olup bir çaylarını içmemizi istedi. Kabul etmemek saygısızlık olurdu. Oldukça derme çatma olan bir eve girdik. Avluda bir hanımefendi kucağında torununu eyliyor, bir genç hanım ev işleriyle meşgul oluyordu. Mir Hasan bize önce annesini, sonra da eşini takdim etti. Aile Türkiye’yi ve Türkleri biliyordu. Anne kendilerini tanıttı. Bu aile Hz. Hüseyin’in sülalesinden geliyormuş bu nedenle kendileri Seyyid diye anılırmış. İsimlerinin başındaki “Mir” bunu ifade ediyormuş. Çaylarımızı içtik, sohbet ettik. Çok mutlu oldular, çok mutlu olduk.

Bir süre sonra bir delikanlıyı da arabamıza alarak otoparka geldik. Otoparka bakan adam günlüğü 4 Manat’tan otoparkta kalabileceğimizi söyledi. Ben Mower ile karavanı park ederken, yanımıza gelen ve adının Nezar olduğunu söyleyen kişi, “Hoş geldiniz, bir yardıma ihtiyacınız var mı?” dedi. İki, üç araba aşağıda duran iki karavanını kendisine ait olduğunu söyledi.

Azerbaycan günlerimizin unutulmaz ismi Nezar ve daha sonra ailesi ile işte böylece tanıştık.

Nezar, karavanı park ettiğimiz yerin şehir merkezine uzak olduğunu, şehir merkezinde park etmemizin daha doğru olduğunu, bize orayı göstermek istediğini söyledi. Daha sonra arabası ile beni oraya götürdü. Burası gerçekten Hazar Denizi kenarında Dünyaca meşhur ve Bakü’nün muhakkak görülmesi gereken Halı Müzesine ve “eski Bakü’ye” çok yakın bir alandı. Otoparkçıya durumu anlattı ve o da günlüğü 4 Manattan burada istediğimiz kadar kalabileceğimizi söyledi. Nezar, beni tekrar kaldığımız yere götürdü ve “yarın görüşürüz” diyerek ayrıldı yanımızdan. Bu gerçekten büyük bir tesadüftü. Nezar karavancılığa sevdalı bu işi Bakü’de yaymaya hevesli ama çaresizlik ve bilgisizlik içinde olan bir insandı. Ben kendimi tanıttım ve bizim Türkiye Kamp ve Karavan Derneği olarak her türlü yardımda bulunabileceğimizi söyledim. Çok mutlu oldu. Gerçekten de bu genç adama yardım etmeyi çok arzu ederdim. Başkanımız Metanet Çulhaoğlu’nu aradım ve durumu izah ettim. O da her türlü yardımı yapabileceğimizi ve bundan çok büyük mutluluk duyacağımızı ifade etti.

Akşam yemeğimiz yemiştik ki, bu defa Nezar eşini de alarak yanımıza arabasıyla geldi. Bize şehri gezdirmeye gelmiş Karısı Türkan ile. Aslında biz o akşam şehrin o kadar çok yerini görmüşüz ki. Nerelerdi buralar?

Seyahat öncesi derslerime çalışırken aldığım notlar arasında bulunan Şehitler Meydanı, Alev Kuleleri, Atatürk Parkı ve Önemli Devlet binalarını dün akşam Nezar ve ailesi öylesine gösterdiler ki, gece ışıklandırması altında gördüğümüz bu yerler bize Bakü’nün ne muhteşem bir şehir olduğu hakkında bilgi vermeye yetti. Hele hele Şehitler Meydanı, Hürriyet Şehitleri ve meydana çok yakın cami-i şerif.

Nezar ve Türkan ile büyük bir huşu içinde girdiğimiz Şehitler Meydanı gece atmosferi ışığında çok farklı bir aleme taşıyordu sizi. Aklınıza M.Akif’in dizleri geliyor ve gözyaşlarınız boğazınızda düğümleniyordu. “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” Burada şehit olmuş Türk askerleri için de yapılmış olan bir anıt bulunan şehitlik, şehrin yüksekçe bir tepesi üzerinde. Hemen tüm şehri kuş bakışı gören bu meydanın ortasında içerisinde hiç sönmeyen bir ateş bulunan abide gerçekten hüzünlüydü. Gerek Türk ve gerekse Azeri şehitler için ellerimizi açıp dua ettik. Allah yaşayan kullarını savaştan korusun, tüm Dünyaya barış hakim olsun diye dua ettik. Sonra gerçekten tepenin bir köşesinden bambaşka görünen şehri uzun uzun izledik.

Meydanın tam karşısında yükselen modern Bakü’nün sembollerinden olup modern ve geleneksel mimariyi tam bir ahenkle birleştiren kuleler ateş alevini andıran bir biçimde inşa edilmiş ilginç bir şekilde şehrin hemen her yerinden görülüyor. Nezar’ın ifadesine göre, 400 milyon ABD doları harcanarak yapılmış 190 metre yükseklikteki üç bloktan biri ünlü bir uluslararası zincir otellerden 2013 yılında MIPIM tarafından “en iyi otel ve turizm kompleksi” ödülünü almış. Bu kulelerle Bakü, modern şehirleşme yönüne doğru bir büyük adım atmış.

Belli ki lazer ile yapılan alev gösterisi üç binanın üzerinde öylesine güzel görünüyordu ki Gerçekten bir meşale yanıyor gibiydi. Alevler dans ediyordu. Ara sıra çıkan Azerbaycan bayrağı ile koşan atletin silüeti de kulelerin birinden diğerine atlıyormuş gibi gözüküyordu.

Bakü de yaptığımız bu gece turu ile nereleri görmedik ki. Eksik olmasın can dost Nezar ve Türkan tüm içtenlikleri ile yapıyorlardı bu turu. Biz de tüm içtenliğimizle onları sevmiştik. Kırk yıllık dost gibiyiz adeta.

“İki Devlet bir Millet”

Azerbaycan ve Türkiye

Karavana döndüğümüzde saat nerdeyse 12.00 yi bulmuştu. Yarın akşam görüşmek üzere diyerek ayrıldık.

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Bulunduğumuz alandan sabahın saat 07.00 sinde trafik fazla yoğunlaşmadan erkenden ayrıldık ve Mikayl Hüseniyov Caddesi üzerinde Nezar’ın akşam göstermiş olduğu otoparka geldik. Karavanımızı, bir Alman Karavancının karavanının hemen yanına park ettik. Burası bir gün evveline göre gerçekten kayda değer güzellikte, deniz kenarında bir park yeriydi. Bizi izleyen Alman aile ile merhabalaştık ve biraz sohbettik.

Yanımıza yanaşan bir delikanlı önce arabamızın tekerlerini temizlemeyi önerdi. Biraz çekindim önce işin açıkçası. Sonra baktım ki çocuk garip, tekerleri bırak da bana bu arabayı yıkattıracağımız bir yer söyle dedim. Sonra birlikte bir akaryakıt istasyonuna gittik ve 4 Manata arabayı bir güzel yıkattırdık.

Tekrar geldiğimde Güzin kahvaltıyı hazırlamış beni bekliyordu. Kahvaltımızı yaptıktan sonra giyinip elimdeki bilgilere göre şehri gezmeğe başladık. Şehrin gezilecek yerlerine o kadar yakındık ki.

Şimdi sizlere gezdiğimiz yerleri ve gördüğümüz mekânları anlatmak isterim. Ama isterseniz önce Bakü hakkında biraz bilgi vereyim size sevgili dost.

Bakü, Azerbaycan Cumhuriyetinin başkentidir. Ülkenin Hazar Deniz’ine olan kıyısında bulunan şehir Kafkas bölgesinin en büyük şehridir. Bölge içinde önemli kültür ve ticaret merkezi sayılan Bakü, sanayi alanında da önemli bir merkezdir. Bulunduğu konum itibariyle de liman kenti olarak oldukça önemli bir merkezdir. Bakü Limanı Hazar Denizinde bulunan en önemli limandır.

Bakü’de kültürel aktiviteler oldukça önemlidir. Bu tarz etkinlikler için şehirde çok sayıda kütüphane, sinema, tiyatro, sergi salonu gibi mekânlar bulunmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren şehir hızla gelişmeye başlamıştır. Gelişen ekonominin bir getirisi olarak inşa edilen yeni binalar, restoranlar, oluşan mahalle ve sokaklar şehrin genişlemesini sağlamıştır. Oldukça hareketli bir gece hayatına da sahip olan Bakü, gezginlerin gözde şehirlerinden bir tanesidir. Yaklaşık 4 milyona ulaşan şehir nüfusunun büyük çoğunluğunu yerli halk oluşturmaktadır. Azerbaycan nüfusunun 1/3 ü ise Bakü’de yaşamaktadır. Azerbaycan’ın sanayi merkezi olan Bakü’de çok sayıda büyük kurumun merkezleri bulunmaktadır. Bakü Uluslararası Deniz Ticaret Limanı yılda iki milyon tonu bulan yük taşımacılığına ev sahipliği yapmaktadır.

Tabi sizlere bu bilgi biraz ansiklopedik olarak gelmiş olabilir. Ama bundan rahatsız olduysanız sizlere tavsiyem bu muhteşem şehri bizzat görmenizdir.

Biraz önce de söylemiştim ya. Karavanımızı park ettiğimiz alan şehrin oldukça merkezinde ve Dünyaca meşhur Hali Müzesine çok yakındı. Önce oradan başladık şehir turumuza.

Azerbaycan’ın dünya çapında ün kazandığı konulardan bir tanesi de halıcılık ve dokumacılık olduğu bilinmektedir şüphesiz. Ülke halıları dünyanın dört bir yanında biliniyor. Azerbaycan’ın bu sanatının anısına başkent Bakü’de açılan bu halı müzesinin önündeydik. Toplam 14 Manat vererek müzeye girdik. Burada 65 yaş üstü uygulaması var ama bu uygulama sadece ülke vatandaşları için kullanılıyor. Ülke tarihinin çok eski dönemlerinden kalma halıların bulunduğu müze, ziyaretçilerine oldukça değerli bir koleksiyon sunuyor.

Azerbaycan’ın ünlü halıcısı ve ressamı Letif Kerimov’un öncülüğünde inşasına başlanan müze, 1967 yılında hizmete açılmış. Müzeye yaptığı katkılar dolayısıyla ünlü sanatçının adı verilmiştir. Letif Kerimov Halı Müzesi dünyanın ilk ve en büyük halı müzesi olma özelliğini taşıyor. Çok ilginç, Müze binasının çatısı da adına yakışır şekilde rulo yapılmış hali biçimindedir.

Müzenin içerisinde 6000 ın üzerinde halı bulunmakta. Müzedeki halıların bir kısmı 14 yy dan 20 yy a kadar olan süreçte dokunmuş Karabağ, Kasımuşağı, gibi halılara bakmaya kıyamıyordu insan. Müzeye ilk girdiğimizde tezgâhta halı dokuyan kadın, halının nasıl dokunduğu konusunda bilgi sahibi olmayan ziyaretçilerine adeta bir şov yapıyordu. Sonra müze katlarına çıkıp o birbirinden değerli ve şahane desenlerle bezenmiş halıları görünce, “vay be demek ki bu halılar böyle dokunuyormuş” diyorsunuz. Ama sadece kuru bir dokuma olarak anlaşılmasın, o dokunuşta, bir zarafet, bir incelik ve kesinlikle güzel bir ruh var. Bunu hissetmemek mümkün değil. Müzede bulunan halılar birbirinden farkı yönetmelerle dokunmuş olanlardan seçilmiş. Her halı kendine özgü bir dokuma yöntemine ve özel desenlere sahip. Söylemekten haz duyarım ben bir Ispartalı olarak biraz bu işten anlarım ve çocukluğumda Isparta’da tezgâh başına geçip halı dokumuştum. Ortaokulda el işi derslerimizde bu öğrencilere muhakkak öğretilirdi.

Etrafta o kadar çok turist vardı ki. Bunlar ya bir tur rehberi ile veya bizim gibi ellerinde kitap ve cep telefonu navigasyonu ile geziyorlardı. Bakü ziyaretçilerine çok değişik görsellikler vermeye hazırdı. Yeter ki sıcak demeden tabana kuvvet gezesiniz. Yerli halk tarafından “İçeri Şeher” olarak anılan ve şehrin ilk yerleşim yerlerinden olan bölgede sizleri Bakü’nün tarihi yapıları karşılıyor.

Bunlardan biri de Bakü’nün İçeri Şeher olarak anılan eski yerleşim bölgesinde bulunan Şirvanşahlar Sarayı. Saray 15 yy da yapılmış. Bu yüzyyılda şehirde hakimiyet kuran Şirvanşah Devletinin Şahı İbrahim Halilullah döneminde inşa edilmiş. Bu saray yakındoğunun en ihtişamlı yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Şirvanşah Devletine başkentlik yaptığı sırada devletin görkemini yansıtması için inşa edildiği söyleniyor.

Şirvanşah sarayının içinde 52 adet oda bulunmakta. Biz bunun hepsini elbette gezmedik. Esasen ziyarete açık olan kesim de sarayın çok az bir bölümü. O kadar az ki, koca saray karşınızda dururken o birkaç odayı ve objeyi görüp dışarı çıkmak biraz garip oluyor. Saray çıkışında kendisiyle konuştuğum bir tur rehberi girerken bana sormuş olsaydınız “değmez” derdim size bu haklılığımızı teyit etmişti. Şimdiden itibaren yazacaklarımın ansiklopedik bilgi olduğunu itiraf etmek isterim. Görmedik, sadece okuduk. Mimari özelliği itibariyle de dikkat çeken sarayın surları içinde görkemli bir cami ve Şahın ailesi için ayrılmış türbe bulunuyor. Bunların yanı sıra yine şah ve ailesinin kullanımı için yapılmış bir de saray hamamı mevcut. Sarayın dikkat çeken bir başka unsuru ise yeraltı su deposu 34 basamakla inilen su deposu o dönemde sarayın bütün su ihtiyacını karşılar nitelikteydi. Şirvanşahlar Sarayı iki kattan oluşuyor. Sarayın üst katı şahın ailesine özel kullanım için ayrılmışken, alt kat devlet işlerinin yürütüldüğü, misafirlerin ağırlandığı yer olarak kullanılıyordu. Sarayın içinde şahın çocuklarının eğitim alabilmesi için yaptırılmış Keykubat Mescidi ve Şah Mescidi adlı bölümler de bulunuyor. Sarayda “büyük kapı” olarak bilinen Murad Darvasası isimli bölüm ise Osmanlılar döneminde yapılmış. Padişah III Murat tarafından sonradan eklenen bu bölümde sarayın görülmesi gereken yerlerinden bir tanesi. (görebilirsen). Şirvanşahlar Sarayı 1964 yılından itibaren müze olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Yerel halk tarafından “Köhne Şehir” olarak adlandırılan İçeri Şehir’in içerlerine doğru dalmıştık. Kim bilir kaç şişe su tükettik. Hava o kadar sıcaktı ki. Pek çok tarihi yapıyı barındırdığı için gezginlerin Bakü gezilecek yerler listelerinde mutlaka yer verdikleri Paleolitik dönemden itibaren yerleşim yeri olarak kullanılan bölge, 2000 yılında UNESCO Dünya Tarih Mirasları Listesi’ne girmesinin ardından 2003 yılında tehlike altındaki dünya miraslarından biri olarak kabul edilmiş. Eski Kent’in Arnavut kaldırımlı sokaklarında ellinin üzerinde tarihi yapı bulunuyor. Çok ilginç birçok ülkenin Büyük Elçilik binaları da bu şehrin içinde bulunuyor. Elbette birçok uluslararası şirketin irtibat büroları da.

Off, deyip bir soluklanmak gereği hissettiğimizde öğle saatleri olmuştu. İlk gördüğümüz lokantaya daldık. Bu lokanta Azeri değil bir Rus lokantasıydı. Tarihi ve yapımı oldukça eski bu lokantaya girdiğimizde gerçekten ohhhh demiştik. O kadar serindi ki. Bize gösterilen masaya oturduk ve yemeğimizi sipariş verdik. Bir litre de ev yapımı şarap. Amacımız hem yemek yemek, hem de biraz havanın serinlemesini beklemekti. Bu nedenle lokantaya iyice yerleşmiştik. Bu arada ekranda oynayan ve Rusça seslendirilen filimdeki karakterlerle, hemen televizyonun altında duran insan heykelleri arasında bir benzerlik vardı. Ve ayrıca lokanta müşterileri, filme bakıp bakıp gülüyorlar ve her gelen bu heykellerle fotoğraf çektiriyordu. Meğer bu lokanta bu artistlerden birisine aitmiş ve gerek Azerbaycan da gerek se Rusya’da çok sevilen karakterlermiş.

Aşağı yukarı yarım saat sonra masamıza

gelen saçta pişirilmiş etin, hakim malzeme olduğu çok özel yemeğin utanmasam ilk önce fotoğrafını çekecektim. Ev yapımı gerçekten damak tadı veren şarap eşliğinde bir, bir buçuk saat kadar lokantada hem yemeğimizi yedik, hem konuştuk, hem geleni gideni takip ettik. 37 Manat ödediğimiz bu yemek gerçekten ederini bulmuştu.

Gezi listemde Bakü hayvanat Bahçesi de vardı. Ama sevgili dostlar ne hayvanat, ne de bahçesini görecek halimiz yoktu. Ama sizlere elimdeki notlardan burası hakkında biraz bilgi vereyim.

Bakü Hayvanat Bahçesi her yıl çok sayıda ziyaretçi ağırlayan bir yer.

1928 yılında Sovyetler Dönemimde kurulmuş olan hayvanat bahçesi 1942 yılı itibariyle daha geniş hizmet vermeye başlamıştır. Yaklaşık 5 hektarlık bir alana kurulmuş olan Bakü Hayvanat bahçesi Azerbaycan Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Bakü Belediyesi tarafından işletilmektedir.

Hayvanat Bahçesinde nesli tükenmekte olan hayvanlar koruma altına alınmıştır. Ve nesillerinin devamı için çalışmalar gerçekleştirilmektedir. Hayvanat Bahçesinde dört bölüm (zoolojı, treiologia, ornitologiya, akvanarium ve terrarium bölümleri) bulunmakta. Hayvanat Bahçesinde Azerbaycan’ın kendi doğasına ait olan hayvanlar dışında dünyanın çeşitli yerlerine ait hayvanlar da barınıyor. Bu hayvanlarının büyük çoğunluğunun nesli tükenme tehlikesi altında . Hayvanat bahçesinde bu durumun önüne geçilmesi için çalışmalar da yapılıyor. Hayvanat Bahçesinin bünyesinde 1193 den fazla hayvan mevcut. 168 farklı türe ait olan bu hayvanların bakımlarına oldukça özen gösteriliyor.

Bakü Hayvanat Bahçesi, nesli tükenmekte olan hayvanları korumak için önemli çalışmalar yapıyor. Bu çalışmalar sonunda tükenme tehlikesi yaşayan hayvanların sayılarını arttırmanın yolları aranıyor. Bakü Hayvanat Bahçesinin içerisinde nesli tükenmekte olan hayvanların genlerini saklamak için bir laboratuvar bulunuyor. Bu laboratuvar adeta bir gen deposu işlevi görüyormuş.

Lokantadan çıktıktan sonra yavaş yavaş sahile inmeye başladık. Bu arada bir rüzgâr çıkmıştı ki sormayın. Çoğu zaman insanı ittiriyordu bile. Sahildeki yürüme yolu ve park. O kadar güzel ve temizdi ki. Bu parkta bir uçtan bir uca belki iki saatte zor yürünürdü. Sahile indiğimiz noktadan karavanımızın bulunduğu otoparka gelmemiz de nerdeyse bir saati buldu. Yorgunluğumuza bir de rüzgâra karşı yürümek eklenince bitap vaziyette attık kendimizi karavana.

Güzin hemen çay koydu ocağa. Ben de önümüzdeki yeşilliğe şezlongumu çıkardım ve esen rüzgarı arkama verip hem şarabımı içtim, hem de sigaramı tüttürdüm. Bir de türkü tutturacaktım ama işte onu yapmadım sevgili dostlar. Sonra biraz daha farklı bir kıyafet giyerek beklemeye başladık Nezar ve Türkan çiftini.

Saat 20.00 sularında Nezar ve Türkan iki evlatları ile yanımızdaydılar. Aman Yarabbi ne güzel çocuklardı onlar yaşları 3 bilemdin dört, ne bileyim belki de beş. Rüstem ve Zara. Karavan önünde yarım saate yakın ayaküstü sohbetimizin geri kalan kısmını hemen yanımızda bulunan Çay Bahçesinde sürdürdük. Ne kadar içten bir sohbet oluyordu. Gelen çaylarımızın yanında birer çay tabağında sunulan reçellerin ne olduğunu sordum Nezar’a. Meğer burada çay, böyle reçelle içilirmiş. Biz sohbet ederken iki kardeşin birbirleriye uyum içinde etrafta oynamaları ve bu konuda annenin babanın hoşgörüsü dikkatimizden kaçmadı. Bir saate yakın buradaki sohbetimizden sonra Nezar yine bizi şehirde gezdirme fikrini ortaya attı. Bu defa haydar Aliyev Kültür Sarayına götürdü bizi. Aman yarabbi ne muhteşem bir binaydı burası böyle. Ne modern bir bina. İçinde bulunduğu park ne müthiş bir park. Parkın hemen yanındaki Kafeye davet ettim onları. Bu akşam çok özel bir akşamdı ve bunu kutlamak gerekiyordu. Ben birer kadeh votka teklif ettim. Ancak benden başka içen olmadı. Güzin de dahil meyve kokteylini tercih ettiler. İçkilerimizi içerken Nezar Kültür merkezi hakkında bilgiler verdi bize.

Iraklı ve İngiliz ünlü mimar Zaha Hadid tarafından tasarlanan Haydar Aliyev Kültür Merkezi 57000 metre karelik alana inşa edilmiş, kavisli sitili olan değişik mimarisi olan merkez 2013 senesinde hizmete açılmış. Kültür Merkezi zamanla modern Bakü’nün simgesi haline gelmiş. Merkezde Haydar Aliyev’in talimatlarıyla Mimarinin araştırılması ve tanıtımı üzerine çalışmalar yapılmaktaymış. Aynı zamanda Azerbaycan tarihi ve kültürünün tanıtımı görevini de üstlenen Haydar Aliyev Kültür Merkezi Dünya Kültür mirasının tanıtımı ve Azerbaycan’daki çeşitli medeniyetlerin başarılarının tanıtımını da üstlenmiş. Bunun yanında bilim, eğitim, sağlık, spor, kültür ve ekonominin gelişimi için de bu merkezde çeşitli projeler uygulanmaktadır ve bu merkez uluslararası konferanslara, forumlara, konserlere ve çeşitli sergilere de ev sahipliği yapan ve bahçesinde kurulan çeşitli enstalsyonlar da yapılmaktaymış. Şüphesiz, bunlardan en ünlüsü Bakü’ye gelen herkesin bir fotoğraf çektirmeden dönmediği I LOVE BAKÜ. Biz de hem topluca, hem de aile olarak bu sembolün önünde fotoğraf çektirdik.

Haydar Aliyev merkezine gelen herkesin uğradığı bir de müzesi bulunduğunu söyleyen Türkan ise merkezin dıştan tasarımı ne kadar güzelse içinin de o kadar güzel olduğunu ifade etti. Açıklamalarına ilave getirerek, merkezin geri kalanıyla uyum içinde olan Haydar Aliyev Müzesinin ise Azerbaycan’ın tarihini öğrenebilecek çok önemli bir lokasyon olduğunu sözlerine ilave etti. Diğer taraftan Haydar Aliyev’in yaşamını ve çalışmalarını inceleme şansına sahip olunabilecek bu müzede Haydar Aliyev’in mirasını incelemek, tanıtmak ve korumak amacıyla yapılan bu müzenin 3 kattan ibaret olduğunu da Nezar sözlerine ekledi.

Gecenin ilerleyen saatleri olmuş çocukların (burada çocuk demem lazım geldiğini anlamış bulunmaktayım meğer çocuk köpek eniğine denirmiş, bebeler demem lazımmış.) uykusu da gelmişti. Aslında Azeri dilinde uyku da farklı manaya gelirmiş. Yani, uyuşturucu ile uyumak gibi. Hatta bu konuda Nezar bir de fıkra anlattı bize kendine özgü şivesiyle hep birlikte gülüştük. Kalkmadan önce sevgili evlatlarımıza yarından itibaren Türkiye’ye dönüş yolculuğumuzun başlayacağını ifade ettik. Yarın bu merkezi ve ardından da Ateşgahı ziyaret ettikten sonra dönüyorduk artık. Çok üzüldüler ve birkaç gün daha kalmamızı istediler. Güzin’in annesinin düşme olayı haberi aldığımızdan bu yana zihnimizi meşgul ediyordu. Daha Türkiye’ye , Ankara’ya bir haftalık belki de on günlük yolumuz vardı. Nezar ısrarla yarın bu müzeye bizi getirmek ve gezdirmek istediyse de, işinden kalmamasını rica ederek teşekkür ettik.

I Love Nezar, I Love Türkan, I Love torunlarımız Zara, Rüstem, Resul. diyerek vedalaştık karavanımızın önüne bizi bıraktıklarında.

9 Temmuz 2019 Salı

Aman Allahım! Bu ne fırtına? Dünden beri devam eden fırtına sabaha kadar salladı. Sıcak bir yandan, fırtınanın sinir bozucu sesi bir yandan sabahı sabah ettik yine.

Çayımızı demledim, bugün Haydar Aliyev Müzesini gezip devam edeceğiz Türkiye’ye eve gideceğiz. Öyle kararlaştırdık. Kahvaltımızı yapıp karavanımızı bağlayıp, otopark ücretini ödeyip, yeni gelen karavancı İtalyan aileye selam çakıp bir gece öncesinden bahçesinde Nezar ve ailesiyle çok güzel anlar geçirdiğimiz Haydar Aliyev Müzesinin önüne park ettik karavanımızı. Girişteki görevli personel müzenin saat 11.00 de açılacağını söyleyince vakit kazanmak için “Yeşil Pazar” denilen meyve, sebze satma mahalline gittik. Üç, beş parça gıda maddesi aldık ve taksi ile tekrar müze kapısına vardığımızda bu defa yetkililer, bugün müzenin ziyaretinin mümkün olamayacağını, sebebini açıklayamayacaklarını, yarın helmemizi söylediler. Bu üzücüydü. Ne yapacaktık şimdi. Mademki müzeyi gezebilseydik, gezi sonrası yola devem diyecektik. O halde hadi yola devam. Bugünkü programımızın ikinci bölümünde Mecusi Ateşgahını ziyaret vardı. Bakü’nün görülmesi gereken yerlerinden belki de en önemlisiydi bu mekan. Öncelikle sizlere bu Ateşgah hakkında kısa bir bilgi vermek isterim sizlere.

Sahip olduğu manevi ve tarihi değeri ile Bakü de görmeniz gereken bir diğer yer Ateşgahtır. Ateş Mabedi anlamına gelen Ateşgâh bir Mecusi Tapınağıdır. Dünya çapında ayakta kalmayı başarmış 3 Mecusi Tapınağından biri olan Ateşgah, manevi değere sahip bir yerdir.

Bakü şehir merkezine 30 km mesafede bulunur. 16 ve 18 yy lar arasında doğalgazın çıktığı bu bölgede yanan ateşlerin hiç sönmeyeceğine inanılır. Mabedin inşa edilen ilk yapısı 1713 yılına ait olan ahırdır. Mabette bulunan merkezi secdegâh ise 1810 yılında Kaçanagaran tarafından yaptırılmıştır.

Ateşgâh yapı olarak şehirlerde bulunan hanlara benzerler. Hint mabetlerinin özellikleriyle Azerbaycan ateş mabetlerinin yapısal özellikleri burada harmanlanmıştır. Mabedin tam ortasında sürekli yanan bir ateş vardır. Bu ateş Mecusi inanışına göre ebedi sönmez ateştir. Eskiden doğal bir şekilde ortaya çıkan günümüzde doğalgaz verilerek yakılmaktadır. Merkezdeki ateşin etrafında ise odalar bulunur. Eskiden hac görevlerini yerine getirmek için buraya gelen Zerdüştler bu odalarda konaklarlardı. Bütün odalardan görülen ebedi ateşe bakarak ibadet ederlerdi.

Ateşgah Zerdüşt dinine inananlar tarafından halen ziyaret edilmekte. 21 Mart Nevruz günü en kalabalık ziyaretçilerini ağırlayan ateşgah, halen ibadet için kullanılıyor. Ateşgahın eskiden çilehane olarak kullanılan bölümü günümüzde müzeye çevrilmiş durumda. Ateşgah ziyaretiniz sırasında burayı da gezebilirsiniz. Haç için gelen ziyaretçilerin kaldığı her odanın girişinde Sanskritçe tabelalar bulunuyor. Fakat bunlar herhangi bir dile çevrilmemiştir. Ateşgah ayrıca Bakü’den geçen kervanlar için bir konaklama yeri olarak da kullanılmış.

Şehir merkezinden uzakta olan Ateşgaha yürüyerek gitmek pek olası değil. Fakat şehrin çeşitli yerlerinden Ateşgaha giden minibüslerle ulaşım sağlayabilirsiniz. Yarım saat içinde Ateşgahın önündeydik. Fotoğraflardan da görüleceği üzere Ateşgahın bulunduğu coğrafya ve Mabedin inşası taş yapılar sizi ayrı bir atmosfere çekiyordu. Hediyelik eşya satış mağazalarını geçtikten sonra Mabede girdik. Ziyaretçiler arasında başta Hindular, İranlılar ve Çinliler oldukça fazla idi. Mabedin kapsından içeri girdiğimizde ortada ve onun etrafında yanan ateş ortamın ne kadar mistik olduğunu gözler önüne seriyordu. Ana ateş merkezinin etrafına sırlanmış olan odalar günümüzde Zerdüştlük hakkında bilgi veren noktalardı. Geçmişte bu odalar, İpek yolu üzerinde gelenlerin gidenlerin ve Zerdüşt inancına sahip insanların konakladığı odalarmış. Şimdi ise muhtelif açıklayıcı bilgiler ve maketlerle günümüz insanına bilgi veriyordu.

Çok ilginç ve bir o kadar da sizi düşünceye sevk eden bir ortamda bol bol fotoğraf çektik ve çok kısa bir süre de olsa anılarımızda yer alacak bir havayı teneffüs ettik.

Haydar Aliyev müzesini de görme imkânımız olmadığı için Nezar’ın çizmiş olduğu ilk yerleşim yerine navigasyonu ayarladım. Adana kebapçısından almış olduğumuz döneri bir yandan midemize indirirken bir yandan da sürekli bizi yanlış yollara sevk eden navigasyonun başımıza açtığı geri dönüş manevralarını yapmaya çalışıyorduk. Artık, saat günün ortasını bulmuş, şehir trafiği de yükünü almıştı. Şehirden çıkacak yolları ararken Azerbaycan Ali Mahkemesi’nin olduğu geniş bir bulvara girdiğimizde birden bire Güzin ortaya bir fikir atıverdi. Nezar bu akşam da Bakü’de kalmamızı ve birlikte bir akşam yemeği yememizi önermişti. Biz de yok hayır biz artık döneceğiz deyip teşekkür etmiştik. Bu kararı vermiş iken Güzin’in; hem birlikte yemek yeriz hem de yarın müzeyi ziyaret ederiz önerisi üzerine işin açıkcasıbiraz da sinirlenerek arabayı sağa çektim ve Navigasyona bu defa kaldığımız otoparkı işaretledim ve yola devam koyuldum, demeye kalmadı sağa sapan 28 Mayıs bulvarına girmek isteyen bir kadın sürücü alabildiğine lüks otomobili ile önümüz sıra sapmaya kalkınca.... İşte olan oldu ve her iki araba KÜTTTTTTT birbirini okşadı. Offffff ne kötü bir ses ve ne kötü bir tesadüf. Tabi arabalardan çıktık üç beş haklılık söz düellosundan sonra arabalarımızı kenara çektik. Bizim sol ön ve onun sağ arka kapısında çok da önemli olmasa da bir parça hasar oluşmuştu. Hemen Nezar’ı aradım. Çocuk beş dakika içinde gelince ben kendimi daha bir güvende hissettim. Bir de Azerbaycan’a girerken yaptırmış olduğum sigorta hani kusurlu ben olursan karşı tarafın masraflarını öderdi. O nedenle rahattım. Canımın sıkıntısı yoldan kalmak, ve arabalarda ortaya çıkan yaralanmalardı. Çok şükür cana değen bir şey olmamıştı. Kadın hemen oğlunu çağırdı Ben, kadına çıkıp devam ettiğim yolda neden önüme geçtin diyordum. Kadın ise senin bu yolda ne işin vardı. Bu yol sağa sapma yoludur, senin diğer şeritte olman gerekiyordu diyordu. Önce bir Polis memuru geldi. Ehliyet, ruhsat vs adlı. Sonra Sigortacılar geldi ve en sonunda da araştırmacı Polis geldi. Bana ve kadına ne olduğunu, sarhoşluktan dolayı birbirimizden şikayetci olup olmadığımızı sordu. Öyle bir durum olmadığı için işlemler sadece kağıt üzerinden yürüyecekti. Polis karşı tarafa saat 20 de merkezde olmasını söyledi. Bize de madem ki yola devam edeceksiniz siz hemen gelin dedi. Herkes arabasını aldı ve bir tarafa çekti gitti. Ben Nezar’ı takiben Bakü’ye geldiğimiz gece kaldığımız otoparka arabayı ve karavanı park ettik. Sonra Güzin’i Nezarı eşi Türkan ile birlikte evlerine bıraktık ve biz ikimiz Polis’e gittik. Orada bazı belgeleri dolduran Polis memuru. Benim turist olmam dolayısıyla burada fazlaca oyalanmama için bu işi bir şekilde halletmenin yollarını anlattı durdu. Azerice konuşuyordu, herşeyin ne olduğunu pek anlamıyordum. Sonra anlaşıldık ki 150 Manat’ı bu işi halledelim, sen git arabanı Türkiye’de yaptır. Karşı tarafın kaskosu onun zararlarını karşılar gibi can alıcı önerilerde bulundu. Ben, Bahri ÖKTEM bunları da görecektin ha? Vay başıma gelenler. Siz anladınız beni elbette.

Bu konuyu burada kapatıyorum ve Nezar’ların evine gidişimize geliyorum. Eşi Diş Hekimi olan, kendisi de bir petrol şirketinde çalışan Nezar ve ailesinin evi oldukça mütevazıydı ve 3 küçük çocuğu ile mükemmel bir hayat yaşayan aileydi. Nezar, karavanlarını günü birlik kiralıyor ve bu işten de 100 Manat para kazanıyordu. O gün de karavanlardan birisini kiralamıştı ve gidip onu almak gerekiyordu. Nerdeyse 40 km giderek harika bir piknik yerine eriştik. Bu yolculuk ve bulunduğumuz ortam hele hele Nezar – Türkan çiftinin daha önce de adını zikrettiğim Zara, Resul, Rüstem isimli üç evlatları vardı. Biri daha 2 aylık ya vardı, ya yoktu. Bu evlatları torunlarımız gibi sevdik. Günün tüm stresini o gittiğimiz muhteşem bahçede göle döktük. Dönüşte bize bir akşam yemeği verdiler. Aile istirahatgahı diye adlandırdıkları müzik eşliğinde bahçede yenilen akşam yemeğinden çok büyük keyif aldık. Bu aileyi evlatlarımız, evlatlarını da torunlarımız gibi sevdik. Tekrar sevgiyle kucaklaşarak veda ettik onlara.

Nezar bizi oto parka bıraktı ve ayrıldı.

Karavana girdiğimde uyuyacak halde değildim. El ayak çekilince zihnim birden bire güne dönüverdi. Ne kabustu. Votkamı açtım ve art arda 4 kadeh içtim. Sonra elime bir bez aldım ve arabanın kazadan kalan silinebilir boyalarını temizledim. Hasarın ne olduğu böylece daha çok ortaya çıktı. Çok önemli değildi. Manevi bozgun daha fazlaydı. Trabzon’da uygun bir yerde yaptırmaya karar verdim. Kafam yerine gelmişti, enikonu sarhoş olmuştum. Hava aydınlanırken kalktım. Arabaya biraz bakım yaptım ve saat 06.30 da Güzin’i uyandırdım. 07.05 idi yoldaydık.

10 Temmuz 2019 Carşamba

Tiflis’ten aldığım kırmızıbiberli ve ballı votka nerdeyse bitti bitecekmiş. Offff ne 9 Temmuz günüymüş. Allahım bundan böyle, böğle şeyler yaşatma ne bana ne bir kuluna. 1985 den bu yana araba kullanırım öyle bir şey gelmedi başıma. Yine de çok şükür bununla atlattık.

Artık eve dönmek istiyorum. Gerçekten evimi çok özledim. İnanırmısınız, bunca yıldır karavanla geziyoruz. Bunca ülke gördük, bunca kampingde kaldık, hiç bir böyle bir duygu yaşamamıştım. Doğu seyahati böyle oldu. Zaten okuduklarınızdan ne koşullarda bir seyahat olduğunu çok iyi anlamışsınızdır. Sabaha kadar kafamdan neler geçti neler?

Keşke o kaza olmayaydı. Keşke?

Geceden Nezar ve ailesi ile birlikte yediğimiz akşam yemeği beni ve elbette Güzin’i biraz günün stresinden kurtarmıştı ama yalnız kalınca insanın aklına tekrar geliyor her şey.

Yok, bugün sabah geri dönüşümüz başlıyor.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Saat 07.05 Azerbaycan Bakü’ye kadar 19 Haziran 2019 bu yana devam eden 3500 km’lik seyahatimizin dönüş anı.

Kontağı çevirdim. Şehir trafiği daha çok sakin. Yollar da tek tük arabalar var. Navigasyonumu kurdum. Yolumuz üzerindeki Volkan Çamurları diye anılan yeri görmeye gideceğiz. Güzin kahvaltılarımızı hazırlamış, çayımızı termosa koymuş.

Güzin uykulu vaziyette yanımda kahvaltısını yaparken ben arabayı kullanıyorum ve dost, gardaşların yaşadığı Bakü’ye veda ediyorduk. Gece ne kadar uyumuştum ki? Yok, ama yok gayet iyiydim. Dikkatli dikkatli yaralı Tiguanımız sürüyor ve her geçen her km de şehrin daha dışına çıkıyorduk. Hazar Denizine ayağımız sokamamıştık ama bol bol seyretme fırsatı bulmuştuk. Sabahın apayrı renk dünyasına bürünmüş Hazar Denizi solumuz sıra bize güle güle diyordu.

Nezar’ın tarif ettiği gibi Volkan Çamuruna sapan yol ağzında bir akaryakıt istasyonu vardı. Oraya girdim ve karavanı park edip edemeyeceğimizi sordum. Onların önerisi üzerine yolun solundaki TIR parkına geçtik ve araba ile karavanı ayırıp arabamızla çok fazla değil 5, 6 km mesafedeki Volkancıkların olduğu bölgeye Petrol Sondaj kuyuları ve tarlanın ortasına yayılmış ham petrol bataklıkları arasından oldukça kötü bir yoldan geliverdik. Fotoğrafları dikkatli inceleyecek olursak görülecektir ki oldukça ilginç bir yer. Yeryüzünün yapısı hakkında bu kadar güzel bir bilgiyi deneysel olarak göremezsiniz. Küçük küçük irili ufaklı volkanların bacalarından fokur fokur kaynayan kısmen ham petrol ihtiva eden çamur. Hani sanki Vezüv yanardağının minyatürü önündesiniz. Volkanın bacasından çıkan çamurlar tepeden aşağıya akarken yayıldığı arazi üzerindeki görünüm, gerçekten görülmeye değer. Bizimle birlikte sahaya giren 20 kişilik Çinli turist gurubunun hayret ifade eden konuşmaları eşliğinde bir bu tepe bir o tepe koşuşturuyoruz. Bol bol fotoğraf ve video çekiyoruz. Bir ara gözüm Güzin’i aradı. Neredeydi ne yapıyordu? Ooooo, hanım efendi çoktan güzellik kürlerine başlamış bile çamuru ellerine sürüyor. Bakalım ne çıkacak? Onbeş, yirmi dakikalık bu görselliği gerilerde bırakıp karavanımızın bulunduğu alana döndüğümüz de lokantada sabah sohbeti yapan Samsunlu üç TIR şoförünün masasına konuk olduk. Belki bir çay ısmarlarlardı. Cebimdeki Manat’ın tamamını -ki 100 Manat- dünkü kazanın ceremesi olarak Polis beyin eline tevdi etmiştik. Görüş geçirmiş bu üç beyefendi hemşerilerimizle bol bol sohbet ettik. Yanımda para olmadığını söyleyince ne demek toplaşırız bu derdinizi çözeriz demesi gerçekten beni çok duygulandırdı. Neyse ki karşıdaki Akaryakıt İstasyonun içinde bir bankomat varmış. Oraya gittim, ancak makinenin içinde Manat yüklü değildi. Ekranda: “operasyona cevap veremiyoruz” yazıyordu. İstasyonun Marketindeki çocuk bana yardımcı oldu ve 100 Lari Karşılığı 50 Manat aldım. Artık Azerbaycan topraklarında manat sahibiydik.

Tekrar karavanı bağlayıp, dostlara veda ettikten sonra tekrar Nezar’ın bana çizdiği güzergâhtan yola revan olduk. Gittiğimiz yol öylesine düzgün idi, bulunduğumuz arazi öylesine göz alabildiğince uzanan bir ovaydı ki, hani insan kendini bazen Amerikan filmlerinde zannediyordu. Uyumamak mümkün değil. Hele hele geceden kalma isen. Uyumamak için sık sık direksiyon değişimi yapıyorduk. Bir ara yanaştığım dinlenme yerinde meyvelerimizi yıkadık, su ikmali falan yaptık. Nerde olursan ol her yerde bol bol Türkçe konuşmak fırsatı buluyorduk. Hani kendi ülkendeki gibi bu işi o kadar doğal olarak yapıyorduk ki. Sonra yine yola devam. Direksiyonda ben vardım ki birden bire coğrafya değişiverdi. Öylesine bir dağ tırmanışına geçtim ki 2.nci vitesin dahi bazen kâfi gelmediği yerler vardı. Tepelere çık çık ve doruk. Doruk derken öyle yalçın kayalıklar, ormanlı ağaçların olduğu dağlar falan zannetmeyin. Bildiğiniz kuru kahverengi, sarıya çalan tepeler. Bir Allahın kulu gelmiyor karşınızdan veya ardınızdan. Tırman dur. Bu yolu Güzin kaçırdı. Çünkü gerçekten çok güzel uyuyordu. Bize tarif edenlerin çok güzel, çok yahşi dediği şehirleri geçiyorduk. Aman ne yahşi ne yahşi. Nezar’ın ikinci defa göndermiş olduğu buluşma noktasına 1 saat kadar vardı ki saat nereyse öğlenin 2’si olmuş ve acıkmıştık. Yol boyu onlarcasını görmüş olduğumuz “Ailevi İstirahatgah” lardan birisi ne girip iki ayrı yemek siparişi verdik. Sonuçta iki ayrı yemek de aynı mahiyette bol kemikli et yemeğiydi ama bir yayvan kapta, birisi tasta gelmişti masamıza. Bol pide ekmeği ile karnımızı doyurduk.

Nezaar’ın ilk mesajı sabah saatlerinde olmuştu. Bir işi çıkmış, müşterisi ile görüşmek üzere bizin içinden geçeceğimiz Isiliy şehrine gelecekmiş. İlk attığı kod da buluşacaktık. E arzu ediyordu elbette bu insanla birlikte olmayı. Bize çok ama çok yardımı olmuş, hatta bu aileyle aramızda çok sıcak bir ilişki başlamıştı. Neden tekrar birlikte olmayalım ki? Daha sonra ikinci mesaj geldi. O da çok uzaklarda değildi. Neyse uzatmayayım. İkinci Kod için buluşma noktamıza geldik. Bu şehrin adı Kabala idi. Ve gerçekten çok güzel bir şehirdi. Zaten İsmaiy’den sonra tabiat birden bire değişmiş. Bul bol ağaçların , nehirlerin olduğu coğrafyaya dönmüştü. Üzeri tamamen ağaçlarla kaplı yollardan geçmek, zaman zaman karşımıza çıkan inek ve keçi sürülerini beklemek. Biraz önce ifade etmiş olduğum “Ailevi İsirahatgah”ları izlemek yola ayrı bir güzellik katmıştı. Neyse, bu son vardığımız yerde Nezar’la görüşme fırsatımız da olmadı. Neydi, Neden? Onu ne ben anladım, ne Güzin. BU noktada ki akan şelalelerle bezeniş havuz kenarında güzelce çayımızı içtikten sonra Gürcistan’a geçmek üzere kontağı tekrar çevirdik ve yola revan olduk. Hava kararmaya başlamıştı ki uzaklardan çakmaya başlayan şimşek gökyüzünü ayrı bir şekilde aydınlatıyor ve uzaklarda bir yerlerde yağmur olduğunu bize hatırlatıyordu. Yavaş yavaş Gürcistan’a değil de sanki yağmura doğru gidiyorduk. Nitekim de öyle oldu. Hududa kalmıştı ki 5, 10 km yavaş yavaş cama vuran birkaç damla yağmur oluverdi size bir sağanak. Kendimizi zor attık işte bu TIR parkına. Gerçi TIR parkında uyumak zordur ama bu akşam başka çaremiz yoktu. TIR araçlarının motor ve hidrolik sesleri arasında bir güzel uyudum ki saat 04.00 dü uyandım.

12 Temmuz 2019 Cuma

Yazıyorum yazmasına da o kadar çok ara verdiğim, yazmadığım günler oldu ki? Nasıl tamamlayacağım yazamadığım günkü anılarımı? O kadar hızlı geçen günler, o kadar değişik yerler gördük, o kadar çok olay yaşadık ki? Eğer bunları unutmamışsam ve daha doğrusu birbirleriyle karıştırmamışsam ne ala. Şimdi 12 Temmuz sabahında Azerbaycan torpaklarından J) ayrılacağımız gün ve geceden alabildiğine şiddetli bir yağmur altında girdiğimiz aynı zamanda özellikle Türk TIR araçlarının park ettiği akaryakıt istasyonun lokantasında tabletimin ve klavyemin karşısında yazmaya başlıyorum geçen güzel günleri.

Kolay gelsin. Hadi bakalım o zaman dönemlim 11 Temmuz gününe. Sondan başlayalım geriye doğru gidelim. Bunu çok denedim genelde iyi sonuç verir. Yukarıda da okuduğunuz gibi fena gitmiyor. Devam yola.

Dünkü yağmurdan tık yok ortalıkta. Bu gün hava açık olacak. Güzin uyandıktan sonra Gürcistan’a Telavi’ye geçeceğiz.

Güzin uyanıncaya kadar gecelemiş olduğumuz TIR parkında geceleyen Türk TIR şoförleri ile Türkiye’deki siyaset üzerine ve Türkiye’nin Gürcistan ve Azerbaycan ile olan münasebetlerine dair uzun uzun konuşmalar yaptık. Bir kaç gündür Türk TIR şoförleri ile yaptığımız söyleşilerden elde ettiği kanaat hemen hemen birçoğunun Tayyip Erdoğan’ın siyasetinden ve özellikle Amerika’ya başkaldırışından duyduğu memnuniyet oldu. Ama bunlardan birisinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Suriyelilere belediye bütçesinden yapılan yardımın kesilmesinden duyduğu memnuniyet kayda değerdi.

Güzin’in bir kaç gündür yorgunluğu dolayısıyla kolay kolay uyanmayacağını tahmin ettiğim için kendime peynir ve domatesten oluşan bir sabah kahvaltısı söyledim. Aküsü biten bu nedenle de zorlukla karşı karşıya kalan bir TIR şoförüne takviye kablosu verdim. Oldukça zor çalışan kamyonun çalışması için yapılan çalışmalardan olacak ki Güzin erken kalktı ve kahvaltısını yapmaya başladı. Kahvaltı vb hazırlıklar dolayısıyla hareketimiz 10.00 nu buldu. Azerbaycan Gümrüğünden çıkış işlemlerimiz, giriş kapısı olan Kırmızı Köprüye göre çok daha çabuk oldu. Keza Gürcistan Gümrüğünden de çıkışımız bir kaç dakikayı buldu. Gürcistan’da görmediğimiz vilayet sadece Telavi kalmıştı ve onu da görmeyi dönüşe bırakmıştık. Aldığımız bilgilere göre Gümrük çıkışından sonra devam eden şoseden sola giderek Telavi yolunu alırsak çok daha güzel şeyler göreceğimiz yönünde bilgi almış olduğumuz için biz de o yolu tercih ettik. Evet, farklılığına farklıydı bu yol ama çok virajlı ve daha uzundu. Yol boyu Şarap bölgeleri ve imalatçı tabelaları oldukça fazlaydı. Demek ki bu bölge Gürcistan’ın şarap imalathanelerinin en yoğun olduğu bölgeydi. Bu tabelalardan birisine girmek teşebbüsünde bulunduk ama arabamın ve karavanımın kesinlikle girmeyeceği yol olduğu için tam vazgeçiyorduk ki oraya sapan bir arabanın şoförü beni oraya götürebileceğini söyledi. Güzin arabanın başında kaldı ve ben o adam ile birlikte şarap imalat hanesine gittim. Yol öyle böyle değildi ve gerçekten çok kötüydü. İyi ki Güzin’i arabanın ve karavanın başında bırakmışım. Her biri 30 Lari’ den iki şişe çok özel şarap alarak tekrar arabanın yanına geldim. Beni şaraphaneye götüren arabanın sahibine bir kaç Lari vermek istediysem de kabul etmedi. Üstelik evine götürmek için almış olduğu sıcacık pideden de ikram etti.

Bu defa direksiyona ben geçtim ve alabildiğine uzayan yolu bir saat içinde kat ederek Telavi’ye girdik. Şehir girişinde Azerbaycan’da uzun süre alamadığımız LPG mizi nihayet alma fırsatı bulduk.

Elbette burada da Kamping falan yoktu. Diğer Gürcistan şehirlerinde yaptığımız gibi burada da bir otoparka gidecektik. Nitekim de öyle oldu arabamızı ve karavanımızı şehrin en önemli kiliselerinden birisi olan Theotokos Kilisesinin arkasına park ettik. Hemen yanımızda bulunan Taksi şoförleri buranın çok güvenli olduğunu ve hatta burada yatabileceğimizi söylediler. Gerekli güvenliği sağladıktan sonra önce hemen yanı sıra park ettiğimiz kiliseyi ziyaret ettik. Saat 15.00 olmuştu. Çan çalmıştı ve Rahibe Hanım İncil’den pasajlar okumaya başlamıştı. Kilise cemaatinden olan bir kaç kadın mumlarını yaktılar ve başları kapalı vaziyette ayine iştirak ettiler.

Şehrin öyle fazlaca büyük olmadığı belliydi. Kuzeye doğru geçtiğimiz meydanda gezilecek yerleri gösteren yön levhaları ile benim Türkiye’den hazırlamış olduğum Telavi bilgilerini bir araya getirince şehri tanımak hiç de zor olmadı.

Telavi, gerek doğal güzellikleri, gerekse tarihi noktalar anlamında ziyaret edebileceğiniz çok sayıda cazibe merkezi bulunuyor. Şarap denince Gürcistan’da aklınıza ilk gelebilecek olan yer Telavi. Gerçekten huduttan buraya gelinceye kadar sayısız üzüm bağı, şaraphane gördük. Bu merkezler kahverengi tabelalarla yönlendiriliyordu.

Telavi Devlet Tarih ve Entnografya Müzesi, 1927 senesinde kurulmuş çok sayıda entnografik, numismatik ve tekstil eserleri sergileniyor.

Büyük tesadüf arka kısmına arabayı ve karavanı park ettiğimiz cadde, şehirde görülebilecek en güzel caddelerden biri olan Cholokashvili Sokağı. Yakın bir tarihte yenilenerek güzelliğine güzellik katmış durumda. Cadde üzerinde görebileceğiniz renkli evler, ilgi çekici kapılar ve oyma yöntemiyle inşa edilmiş balkonlar var.

Tarihi güzellikler arasında sayabileceğimiz Botanis Tsike Kalesi 17 ve 18 nci asırlar arasında kraliyetin ikametgâhı olarak hizmet vermiş olmasıyla biliniyor.

Özellikle çocukla gezilecek harika yerlerden biri olan Nadivkari Parkı dolu dolu zaman geçirip eğlenebileceğiniz bir yer. Yürüyüş parkurlarının yanı sıra güzel doğası oyun alanları ile ayrılmak istemeyeceğiniz bir yer olabilir. Ayrıca bu parkta konser ve tiyatro gibi etkinliklerin düzenlendiği açık hava konseptinin bulunduğunu da öğrendik ama bulunduğumuz anda böyle bir etkinlik yoktu maalesef.

Telavi’ye gidince görmeden dönmemeniz gereken ve tarihe meydan okumuş Çınar ağacı gerçekten hayranlığımızı kazandı. Gerçi Çankırı – Yapraklı’daki Çınar bunun iki üç misliydi ama bu da Telavi’nin koca Çınarıydı. Yaklaşık olarak 900 yıl yaşıyla şehirdeki en büyük cazibe noktası olan dev çınar ağacıydı.

Yağmurun geleceği belliydi. Rüzgar sert esiyordu ve belli ki yağmur getiriyordu. Biz yağmura rağmen yürümeye devamla Koca Çınar’ın yanına geldik ve hatıra fotoğrafları çektik. Çınarın hemen arkasındaki Cafe-Restorant tüm cazibesi ile bizi çağırıyordu. Şehre hakim bir tepede bulunan Restoranın yağmur dolayısıyla balkonunda oturamadık ama içerisi gerçekten şık ve oldukça eski bir mekandı. Önümüze uzatılan Menüden bir şey anlamak mümkün değildi. Zira Rusça ve Gürcüce yazıyordu. Ama bize servis için gelen kız belki de üzerimdeki tişörtte yazılı TKKD logosundan veya bizim konuşmamızdan çözmüş olacak ki. “Türkiye’den misiniz?” diye soruverdi. 10 seneyi aşkın İstanbul’da kaldığını söyleyen garson kızımız bize siparişimiz olan Gürcü Çorbası, salata ve kebap getirdi. Bir litre ev yapımı şarap da elbette bunun yanında iyi giderdi. Oldukça keyifli bir müzik eşliğinde TV’den Fransa’da yapılan bisiklet yarışlarını da izleyerek yemeğimiz yedik. Yağmur dinmiş ve bahçe hazır hale gelmişti. Bahçenin keyfini şarabımızın kalan kısmını bitirerek çıkardık. 49.- Lari hesap geldi ve borcumuzu ödeyip ayrıldık bu güzel lokanta ve koca Çınar’dan. Ne yazık ki, Telavi’ye yaklaşık 7 km mesafede bulunan Ortodoks Eski Shuamta Kilisesini göremedik. (tüh kötü kaçırmışız yani) Tarihi 5 yy kadar giden ve en iyi korunmuş yapılardan biri olduğu biliniyor. Kompleks yapıda ayrıca 7. Asırda inşa edilmiş olan iki adet kubbeli kilisesi de varmış.

Gelelim Telavi Yemeklerine, bir bakıma Gürcistan mutfağı hakkında bilgiyi böylece tazelemiş olalım.

Karadeniz mutfağı ile benzerlik gösteren Gürcistan lezzetlerini rahatlıkla bulabilirsiniz. Burada bulabileceğiniz yemeklerin başında HINKAL adı verilen mantı çeşidi bulunuyor. Türkiye’den de tanıdık bir tat olan bu hamur işi yemeği tadarak damakları çatlatabilirsiniz. Gürcistan mutfağında çok acı ve baharatlı olmayan et, hamur işleri, sebze yemekleri gibi lezzetler bulabiliyorsunuz. Tadabileceğiniz bir başka tat ise HAÇAPURİ denen ve yine Karadeniz mutfağından da aşina olabileceğiniz pişmek üzereyken üzerine yumurta kırılan bir ekmek çeşidi. Ayrıca Gürcülerin milli çorbası olarak bilinen harço, içinde kuşbaşı et bulunan bir şehri çorbası diyebiliriz. Bu çorba üzerinde kişniş yaprakları ile sunuluyor. Damak zevkine göre Lobio, Ponçiki, Sulgani peynir çeşitleri de tadabileceğiniz diğer lezzetler arasında yer alıyordu ve elbette gereğini yerine getirmiştik. .

Aslında şehirde bu akşam kalmaya niyetimiz vardı. Hadi bir parça daha gezelim görelim dedikse de “şehrin hepsi o kadar” dı. Karavanımıza gittik çayımızı demledik ve şehirden ayrılıp Alp oğlumuzun önerdiği Tiflis National Park’a gitmeye karar verdik.

Karavana geri manevra yaptırmakta artık ustalaşmaya başlamıştım. Navigasyona “Tiflis National Park” yazdık ve kısa zamanda şehir dışında bulduk kendimizi. Aynı zamanda Tiflis’e de gitmekte olan yol önceleri gayet iyiyse ve düz olarak gidiyorsa da biraz sonra virajlar başladı. İçinden geçtiğimiz meşe ağaçlarını üzerini kapattığı yolların güzelliğine kendimizi kaptırmışken inanın virajları fark etmiyorduk, ne müthiş bir tabiattı. Ne müthiş bir güzellikti. Güzin camın ardından fotoğraf ve video çekiyordu. Ben de o çekime Fausto Papetti ile katkıda bulunuyordum. Yol öyle pek de tenha değildi. Ne de olsa başkente giden yoldu. Az geçmeden yağmur, yoğun bir sis eşliğinde tekrar başladı. Bazı yerlerde görüşümüz birkaç metreye düşüyordu. Yukarılara çıktığımızda yağmur daha da hızlandı ve çevreye verdiği görüntüler inanılmaz güzelliklere ulaştı. Hele hele arada bir yağmur yavaşladığında çevrenin ve çevreyi bolu boyunca saran yeşilin ıslaklığı bambaşkaydı.

Tırmanışımız kadar inişimiz de bir o kadar güzeldi. Navigasyona göre daha epeyce yolumuz vardı. Yolun sonrasını bilmediğimiz için hava karardıktan sonra sıkıntıya da kalabiliriz endişesiyle yol kenarında gördüğümüz küçük bir yerleşim yerinin yol üzerindeki tezgâhlarda sebze, meyve ve köy ürünleri satan esnafının önünde durduk. Satıcı ve karısı çok iyi Türkçe konuşuyordu. Buralarda nereye arabayı park edebiliriz, nerede geceleyebiliriz diye sordum. İsmail idi adamın adı. “Agacan burada kalabilesen, gormayasan heç bi şey ellemez seni” dedi ve kendi arabasını biraz öne çekip bizim dengeli bir şekilde yerleşmemize yardımcı oldu.

Bu köy Azeri Türklerinden oluşan bir kaç hane imiş. Tezgah arkasında epeyce sohbet ettik. Gürcistan’a bu yıl fazla turist gelmediğini, Putin’in de kısa bir süre önce Gürcistan’daki tüm Rusları ülkeye çağırdığını, ara sıra gelen İranlıların ise fazlaca ellerinin sıkı olduğunu, para harcamadıklarını anlattı. Güzin birkaç parça bir şeyler aldı. Benim gözüm tezgaha asılı duran domuz buduydu. O kadar güzel görünüyordu ki, “dedim bundan bana 200 gr ver. En iyi ve yağsız yerinden birlikte bir parça kestik. Karavana gidip, onu mis gibi şarabımla bir güzel mideye indirdim. Güzin “yine domuz gibi kokacaksın efendi” diye benimle dalga geçiyordu.

Evet, huzur içinde gecenin içine dalarken rüyamda kendime kıldan bir çadır yaptığımı ve içine girdiğimi gördüm. Anlaşılan o ki, gece soğuktu ve üşümüştüm.

13 Temmuz 2019 Cumartesi

Dönüş yolunda Nezar’ın muhakkak görmemizi istediği Borjomi vardı. Navigasyona onu işaretlemiştim. Milli Parka giden yolda Navigasyon son noktayı gösterdiğinde etrafta bizdeki gibi giriş kapısı olan bir Milli Park göremedik. Görmeye ne gerek var. Geçtiğimiz harika meşe ormanları ve görselliği hangi Milli Parkta vardı.

Yolun devamı hiç de sevimli olmadı. Alabildiğine kötü kötü yollardan Tiflis’in dış mahallelerine vardık. Elbette Tiflis’e girmeye niyetimiz yoktu. Navi’de Borjomi yazıyordu. Borjomi’ye de epeyce yolumuz vardı. Borjomi biraz güneyde kaldığı için bir türlü ana yola çıkamıyor, arka ve ara yollardan gidiyorduk. Tatil günü olması dolayısıyla yollar oldukça kalabalıktı. Vakit öğleyi bulmuştu ve bir şeyler yemek istiyorduk ama paramız? Yok. Bilemedin 10 Lari kadar para var. Ama son olarak da Haçapuri yemek istiyoruz doğrusu. Yolumuz üzerindeki lokanta tabelalarındaki Haçapuri resimlerinin dayanılmaz davetlerine uyup bir tanesinin önünde durduk. Fiyatları sordum. Haçapuri 5 Lari idi, bir de Güzin (et yer ya kendileri) için 5 Lari okey dedim ve siparişimizi verdik. Biraz sonra odun ateşinde pişmiş ve nar gibi kızarmış Haçapuri ve Güzin’in istediği etli bir çorba masamızdaydı. Ne ilginç Artvin ATabarı eşliğinde yemeğimizi yedik. Biraz dinlendik ve ben arabayı çekmek üzere giderken Güzin’e de 10 Lari’yi verdim. O hesabı ödeyecekti. Ben arabayı aldım geldim ve yola koyulduk. Meğerki Haçapuri iki kişilikmiş ve ve ederi de 10 Lari imiş, 5 Lari de diğeri. Hesap 15 Lari. Güzin “yok ne ben de ne de kocamda, biz Türkiye’ye gidiyoruz” deyince vizeyi almış ve lokantadan çıkmış. Yani ne diyeyim 100, 200 metre gittik gitmedik. Güzin Lokantada çantasını bırakmamış mı? Bak sen işe. Olur böyle şeyler Gerisin geri Lokantaya gittik ve garson kız tarafından emanete alınan çantamızı aldık. Böyle bir olayı 1984 yılında İsviçre’de de yaşamıştık. NAvigasyonumuzun çizdiği rota üzerinde yer alan Borjomi’ye girdik. Bilhassa hafta sonu olması dolayısıyla şehirde arabayı ve karavanı park edecek bir yer yoktu. Orası burası derken gerilen sinirler tam patlamak üzereyken bir yere soktuk kafamızı. Hayır dert değil oto park paramız yoktu. O gerginlik içinde şehri gezdik. Çok itibar edilen bir yer olsa gerek ki her yer kalabalıktı. Suyumuzu ve sigaramı kredi kartı ile aldım. E işte nasıl geziyse bir parça sağa sola bakındıktan sonra yola revan olduk. Borjomi’yi gerilerde bırakıp Navigasyonumuza Sarp (Türkiye’yi) işaretledik. Poti’den Tiflis’e giden yol kısmen oto yolu olan kısmen de geniş şeritleri olan bir yoldu. Ama biz bir kere Sarp’ı işaretlediğimizden bu yolu kullanan TIR’ların yoğun olarak bulunduğu o kadar da geniş olmayan ve yerleşim yerlerinden geçen bir yola girmiştik. Bu da yolun uzaması anlamına geliyordu. Artık saat 21.00 falan olmuş ve yorulmuştuk. İlk gördüğümüz akaryakıt istasyonuna girip, görevlilere bu geceyi burada geçirmek talebimizi ilettim. İtiraz eden olmadı ve oto yıkama bölümünün önüne karavanı yanaştırdık. Hiç geciktirmeden yattık. Gerçekten hem yol uzamış, hem de sıkmıştı.

14 Temmuz 2019 Pazar

Sabahın erken saatinden itibaren istasyona gelenleri gidenleri izledim. Karavanın temiz su ikmalini ve tuvaletin atık su boşaltma işlemini yaptım. Saat 07.00 sularında oto yıkayıcısı genç gelince, karavanı oradan çekmek şart oldu ve Güzin’i tatlı uykusundan uyandırarak, hemen hareket ettik, bize akşam ev sahipliği yapan konuksever Gürcü kardeşlere “eyvallah” diyerek.

Kahvaltı yapmadan durulur mu? Elbette durulmaz. Akaryakıt istasyonunu beş on kilometre geçince karşımıza çıkan bir tren istasyonunun girişindeki boş alana park ettik karavanımızı ve çayımızı demleyip mis gibi kahvaltımızı yaptık.

“E, hadi bakalım Güzide Sultan memlekete 50 km var. Ne diyon? tamam mı? devam mı?” diye sordum. “E, bu kadar yeter artık evimize dönelim” deyince biraz daha gaz vererek Tiguan’a bir saat içinde Batum’u dıştan dolaşıp Gürcistan Çıkış kapısına geldik. İşlemlerimizi kolayca halledip; Türkiye Giriş Gümrüğüne gelince burada işlerimiz daha da kolay oldu ve Sarp’dan Hopa’ya, oradan taaaa Samsun’a kadar uzanan Karadeniz Sahil yoluna girdik. Kim ne derse desin. Mükemmel bir yol olmuştu. Hiç ötesi yok. Yapandan edenden Allah Razı Olsun.

Ankara’ya Samsun üzerinden mi yoksa Ordu - Ünye - Akkuş üzerinden mi geçeceğiz bir türlü karar veremiyorduk ama Ayder’e çıkmakta hiç tereddüt etmedik. Fırtına deresi boyunca Rafting hizmeti verenler ne kadar çoğalmıştı. Acaba derede yeterli su kalmış mıydı? Ayder yolu, tüm hoyratlığımıza rağmen yine de çok güzeldi. Hemşin’i geçtik, Ayder’e girdik. Hay girmez olaydık Yarabbim. Hangi toplum, bunca güzelliği eliyle mahvedip yaşanmaz hale getirir, birkaç kuruş çıkarı için. Acaba hangi Devlet organı mahvına sebep olur buraların birkaç kuruşluk çıkarı için. Yazık, yazık. Yayla demeye bin şahit ister buraya. Bir yol etrafı abuk subuk eşya satan, abuk subuk yiyecek satan dükkânlar ve yolun sağında solunda artık horon çekecek alan kalmayan bir avuç yeşillik. Günlerden Pazar olması dolayısıyla her yer insan ve araba doluydu. Arabayı ve karavanı park edecek yer, hele hele maazallah geceleyecek bir yer zinhar yokdi. Park ettiğimiz boşluktan çıkmamızı isteyen ve bunu zabıtanin yasağına bağlayan kadın. 4 adet kuru köfteyi 25 TL’ye satıyordu ve utanmadan bana buradan çekil diyordu. Neden?? Dedi bana ki, sen geceleyeceksen az ileride “düz yayla”ya git. Orada kalabilursun. Dediği yerde kalamadık ama yokuşu tırmanırken yolda kaldık. Hem de ne kalış ne kalış. Kurtulmak marifet ve cesaret ister. Tiguan arkasındaki karavan ile toprak yolu tırmanamadı ve patinaj çekmeye başladı. Artık bundan sonrası zor idi. Anlaymisun zordur da zor işte. Güzincim kabul etmiyor ama bu gibi durumlarda çok heyecanlanıyor ve gerginleşiyor. Ben ise bir sakinliyorum, bir sakinliyorum ki sormayın gitsun.

Süpermen’i çağırmadan önce Mower’i denemeye karar verdim. Gayet dikkatlice yapıyordum işlemleri karavanın tekerleri arkasına ve yağmur tarafından oyulmuş yerleri de taşla besliyordum. Mower’i yanaştırdım lastiklere, el frenini çektim ve arabayı karavandan ayırdım. Şimdi karavanımız (buna neden bir sim bulamadık hala) kendi bir başına kalmıştı ve hiçbir kayma alameti göstermeden duruyordu. Ya el frenini indirince ne olacaktı? Usul usul karavanın el frenini indirmeye başladım. Hani geri kaçacak olsa çekeceğim tekrar. Evet usul usul el freni inerken karavandan hiçbir kayma sesi gelmiyordu. Bu iyi idu da….. İyi da. Kaysa ne bok yiyeceksun Bahri baba. Şimdi iş selametti. Karavanı öne sürüp sola döndüremiyordum. Patinaj yapıyordu. Baktım bu olmuyor, santim santim geriye önce sağa, sonra sola almaya başladım. İşler iyi gidiyordu. Karavan tekerleri arkasındaki taşları tek tek kaldırıyor ve aşağıya yol veriyordum. Yine meraklı gözler üzerimizdeydi. Koskoca karavanı telefon kadar aletle kumanda ediyordum.

Çok şükür Yarabbim. Selamet. Karavanı düze çıkarmıştım. Arabaya bağladığımız gibi “ne Ayder’in balı, ne Hemşin’in horani” deyip çıktık o hengâmeden aşağıya doğru inmeye başladık. Eli yüzü düzgün bir lokantanın önünde park edip yemek için mola verdik. Ben kuru fasulye pilav yedim. Güzin Sultan pirzola yedi. “vay yogi vay” bir zamanlar ot ile beslenirdi. Kesilmiş canlı hayvan eti yemem diye. Şimdi o canli hayvanların yediği otla beslenen hayvanların etini yiyor. Bu demektur ki Güzin yine otla besleniyor da. Lokanta garsonlarından birinin masasında gördüğüm tlum beni çok heyecanlandırdı. “Çalabilurmiyum ha buni? Diye sordum gence. “Biliymusun çalmasini?” diye sordu. Ben elime aldım ve başladım tulumu hava ile doldurmaya. Tulum iyice şişmiş ve kolumla ara sıra bastırarak garip garip sesler çıkarıyordum. Bu arada da fotoğraf çektirmeyi unutmamıştım tabi. Adamın biri, “çalmasinu bilmiysin, neden aldın eline?” diye sitemkar sitemkar beni eleştirdi. Lokanta garsonu genç adam sonra bizim masamıza geldi ve öylesine çaldı ki tulumu, hayran olmamak elde değil. Maşallah kız kardeşi de bilirmiş. Güzin, benim fotoğrafımla çocuğun çaldığı ses kaydını bizim oğlanlara gönderdi. Bakın babanız ne harikalar yaratıyor diye. Alp, “ yok yemezler videoyu görmeden inanma “ diye cevap verdi. Maksat muhabett oldun. Tulum çalma işi de hatıralarımızda çok değerli iz bıraktı.

Sahile çıkan yolda birkaç akaryakıt istasyonundan LPG yapamadık. Depo bir türlü almıyordu. Sahil yoluna indiğimizde artık Güneş batıyor ve akşama doğru giriyorduk. Trabzon, Sürmene, Arakli, Arsin Yomra…. Bundan 30 sene öncesinin köy sayılabilecek kazaları adeta birer şehir haline gelmişti. Yomra’daki bir Petrol Ofisi istasyonunda LPG almayı başarınca bastık gaza gidiyoruz Giresun’a doğru.

Giresun’un Eynesil kazasına geldiğimizde gezi başkanımız Sami yoldaşın önerdiği Yeşil Camiyi görmek için durduk. Bu Türk insanında hiç mesafe kavramı yoktur. Sordum “Yeşil cami nerde?” Ha şurada da, az yüriyver. Petrolün yaninda. Aha yanında, ortalıkta Petrol yok ki. Git Allah git ve sonunda Yeşil Cami. Yatsı ezanı okunacağı için caminin imamı Bahattin hoca oradaymış. Sami’den söz ettim. Tanıdığını söyledi ve bu muhteşem eser ile ilgili oldukça doyurucu bilgiler verdi. Her bir figürün Türkiye’deki önemli camilerden ve özellikle Divriği camii ve Şifahanesinden alındığımı işaretle bu camide çalışan tüm usta, çırak ve kalfaların bila bedel çalıştıklarını ve ocaklardan gelen 500, 600 kiloluk taşların burada parçalanıp tek tek işlendiğini anlattı. Hayran olmamak elde değildi. Güzin bir ara gelip elime dokundu. “Yeter hadi gidelim” diye de adamcağız bu şekilde son verdi açıklamalarına. Ama hayran olduk camideki taş işçiliğine. Bu yüzyılda böyle bir eser yaratmak. Olağanüstü. Hele camiye hediye edilen avize. Bir samanyolu galaksisi ve ortasında Hz. Muhammet’i sembolize eden gül. Avize o kadar ağır dönüyor ki sanki arzda yol alıyordu. Caminin banisi Muhterem zatın kabri caminin avlusunda. 17 senedir her gün sabırla bir oya gibi işlenen taş ustalarının çekiç sesleri ile huzur içinde uyuyor.

●●●

Böyle bir eserin inşasını, birebir ilk ağızdan dinlemek bana çok büyük bir mutluluk verdi. Bunu görmemi tavsiye eden Sami Cebeci Kardeşime telefon açarak teşekkür ettim.

Giresun’a doğru sessizce giderken biraz önce dinlediğim caminin öyküsünü düşünüyordum. Artık bir yerlerde durmak gerekiyordu. Tirebolu’ya girdim. Cadde üzerinde bir yere park ettim karavanı ve karşıki birahaneye gidip bir bardak bira içtim. Ne kadar iyi gelmişti.

Güzin bir ara bana seslenerek, buranın yol üstü ve çok gürültülü olduğunu söyleyince uygun bir yer aramaya başladım. 1981 yılında bir hafta kaldığım Gümrük binasının önünde oldukça uygun bir yer vardı. Güzin’e sen karavandan çıkma usulca ortalarda otur ben seni götüreyim oraya dedim ve bu çılgınlığı yaptık da. Denizin hemen kenarına çektim karavanı sabitledim.

Gürcistan’da aldığım çok özel şaraplardan birini burada açtım ve deniz kenarında eski günleri ve Rahmetli İbrahim Usta ağabeyimi düşünerek, şarabımı yudumladım.

Yıl 1981 di. Kerem henüz dünyaya gelmişti, 2, 2,5 aylık falandı. Tirebolu ve Trabzon gümrüklerini teftişle görevlendirilmiştim. Turan Enginyurt ve Rahmetli oldu Hilmi Traş muavinlerimdi. Tirebolu’da otobüsten indik. Valizlerimizi bile yanımıza almayı düşünmeden gümrüğe gittik. Teftişi öğleye kadar bitirmeyi düşünüyordum. Nitekim öyle de oldu. İdare memuru Ali Ay ile sohbet ediyorduk. Bir ara çekmecelerden birini açıca bir sürü triptik belgesi boca etti ve aşağıya indi. Hoppala, bu kadar belge bu kadar araba demekti. Ve benim bu arabaları sundurmada veya hani yeddi eminde görmem gerekirdi ama sundurma defteri bomboştu ve var olan iki üç parça eşya ortalıktaydı. Saymıştık. Peki ya arabalar? Veya her neyse minibüsler. “Ali oğlum bunlar ne?” Nerde bu kadar minibüs?”. Ali titremeye başladı. Konuşamıyor. “Nerede Kardeşim?” diye sert çıkınca “efendim onlar şu anda Giresun dağlarında” demez mi. Ne dağı ya? Nereden çıktı şimdi dağ? Ali ondan sonra sabaha kadar sinir krizleri içinde olanı biteni anlattı. Geceyi ben gümrükte geçirecektim. Turan ile Hilmi otele gitmişlerdi. Ulusoy terminalinde olan valizlerimizi de aldık. Kalmıştık Tirebolu’da. İş büyüktü. Velhasıl tam bir hafta geceli gündüzlü çalışıp toplayabildiğimiz minibüsleri topladık. Ama büyük çoğunluğu yoktu. Ali de ona akıl verem Giresun Gümrük Müdürü de bir o kadar suçluydu. Haklarında rapor yazıp kaçak minibüslerin de toplanması için yetkili makamlara yazılar yazdım. Ali’yi açığa almadım. Direk savcıya da göndermedim. Zira hanımı 8 aylık hamileydi ve sabaha kadar kocasını teselli etmeye çalışırken beni de kocasını affetmeye çağırıyordu.

15 Temmuz2019 Pazartesi

Sabah erkenden kalkarak tuğla köprüden karşıya geçtim. Bir fırından boğaca, çörek almaktı niyetim. Karaköy böreği buldum ve yedim. Karnımı doyurdum. Sonra gördüğüm bir berbere, saçlarımı kestirtip, on gündür su yüzü görmeyen saçlarımı yıkattırdım. Aman ne kadar rahatlamıştım. Atatürk anıtı önünde 15 Temmuz kutlamaları için hazırlık vardı. Balıkçılar gelecek tekneleri bekliyorlardı. Kısmete ne çıkarsa. Bunun farkına varınca iki kilo her ne çıkarsa istediğimi söyledim. Kısmete “mezgit” çıktı. Tertemiz temizlettirdim ve buzdolabına attık.

Artık Tirebolu koyundan da demir almak zamanı gelmişti.

Hedef Samsun üzeri? Ya da Ünye üzeri? Güzin önce Samsun’u görelim beğenemez isek Ünye’ye girelim, Niksar’a geçelim dedi. Hoppala kızım Ünye nere? Samsun nere. Bir daha geri dönülür mü? Meğer o karıştırmış Samsun ile Ünye’nin yerini. Öyle olunca Ünye’den gitmeye karar verdik. Oradan Akkuş ve oradan da Niksar Kamping. Ünye çıkışında Bakü’deki kazada sıkışan kapıyı bir kaportacıya açtırdım. Her açıp kapatmada çıkan ses kazayı hatırlatıyordu sanki.. Alabildiğine dik ve virajlı yollar artık Tiguanı çileden çıkarıyordu. Yeter artık diyordu ama vefakârca karavanı çekip duruyordu. Yağmur ve sis vardı yolda. Karnımız da acıkmıştı. Yol üzerinde bir lokantaya girerek öğle yemeğimizi yedik. Ne hoş sohbet bir işletmeydi. Kendisi de, karısı da kızı da. Çok samimi ve içten insanlardı. Otla beslenen hayvanlardan temin olunan bonfile ile karnımızı doyurduk. Bu bonfile rakısız gitmezdi ama şarapla neden olmasın. Keyifli bir öğle yemeği sonrası oldukça şiddetli yağmur ve sis içinde Akkuş dağlarını tırmandık. 1986 yılında bu yoldan kar ve tipili bir havada Ordu Valisinin sağladığı eskortlarla gelmiştik Tokat'a. O tarihlerde bu dağlar terör yuvasıydı. Niksar Çamiçi yaylasına geldiğimizde hava açmış ve Güneş kendini göstermeye başlamıştı.

Niksar Kamping. 2012 yılında açılışını yaptığımız o büyük proje ne haldeydi acaba? Büyük bir merakla Kampingin kapısına geldik. Bir görevli kapıyı açtı ve içeri buyur etti. Aman ne güzeldi. Her şey ilk günkü gibiydi. Ne mutlu, ne mutlu. Karavanımızı ve arabamızı uygun bir yere park ettik. Sahada bizden başka üç karavan daha vardı. Bir iki bungalov da doluydu. O kadar mutlu oldum ki Bülent Karaboncuk, Metanet Çulhaoğlu Başkanları aradım. Sebahattin’e ve Mete ağabeye durumu anlattım. Çok çok mutlu oldular. Bir geceliğine gelmiştik buraya iki gece kalmaya karar verdik. Şahane bir hava ve mükemmel bir ortam vardı. Gerçi Güzin annesinin yanına gidecekti ama Kerem’de Almanca imtihanı için evde çalışıyormuş “gelip beni rahatsız etmeyin” dedi. Biz de kaldık canım. Kaldık ama önce, önce banyoya gidip aşağı yukarı yarım saate yakın yıkandık. Sudan çıkmak bilmiyordum. Allahım yıkanmak ne güzel şey. Aman ne güzel. Sandalyelerimizi ve masamızı çıkardık. Dolunay’ı seyrettik. Yaylanın sessizliğini içimize sindirdik. Kaloriferimizi yaktık ve geceye bambaşka bir enerji ile girdik.

16 Temmuz02019 Salı

Bol oksijenli Niksar Çamiçi yayla havası. İnsan tabiri amiyanesiyle çakı gibi oluyor. Zindelik, dirlik kazanıyorsun. Sabah kahvaltımızı karavan önünde yaptık. Çaylarımızı yudumladık. Burada üşümek bile keyifliydi. Kahvaltı sonrası orman içinde yaptığımız yürüyüş çok sıhhatli geldi her ikimize de ama hamlanmış olduğumuzu anladık.

Öğle yemeğimizi Tirebolu’dan almış olduğumuz Mezgit’i yağda kızartarak pişirdik. . Ya arkadaş, ne taze balıktı o öyle.

Akşamüzeri Niksar’a indik. Mete abinin Nevin hanımından yemek yiyecektik ama kapalı olduğu için buna imkân bulamadık.

Hava kararmış ve Niksar’dan el ayak çekilmişti. Açık birkaç dükkân da kapatma hazırlıkları yapıyordu.

Kampinge geri döndük. Dolunay etrafı alabildiğine aydınlatıyordu. Hava daha da serinlemişti. Güzin üstünü başını giyip karavana çekildi ve kitabını okumaya koyuldu. Son zamanlarda çok üşür olmuştu. Bense birkaç senedir, ne hikmetse üşümüyordum. Üzerimde kısa kollu bir tişörtle karavanın önündeki şezlonguma geçtim ve yarım kalan şarabımı içmeye başladım. Hafiften esen rüzgar ağaçların yapraklarından yayılan bir ses ile hüzzam bir şarkıyı çağrıştırıyordu.

Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım

Gittin artık seni nerde bulup yalvarayım

Şimdi sen tıpkı şifasız kanayan bir yarayım

Gittin artık seni ben nerde bulup yalvarayım.

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Bugün eve dönüyorduk. Evet, eve dönüyorduk. Karavanımızı, Tiguan ile birleştirip çıkış hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra kampingde kalan karavancı dostlarla vedalaştık ve yola koyulduk. Niksar’ı gerilerde bırakıp Tokat İl hudutlarına girdiğimizde, hele bir kez daha Tokat Kebabı yiyelim diye şehir merkezine girdik. Ama park yeri bulmak ne mümkün. Her yer doluydu. Boş olan yere de bizim park etmemiz imkânsızdı. Bu nedenle, daha önce yediğimiz Tokat kebabını yiyeceğimiz konağı kaçırdık ve çok aşağılarda tesadüfen bulduğumuz bir boşluğa karavanı park ettik. Nerde yemeliydi kebabı? Bilmediğimiz için önümüz sıra giden bir kişiye danıştık. Onun önerdiği Pirhan’a giderek kebaplarımızı sipariş verdik. Kerem’i de unutmadık. Yarım saat bekledikten sonra gelen kebabı ne ben ne de Güzin hiç beğenmedik. Etler çok pişirilmiş ve seyahatin başında Sivas’ta yediğimiz kebabın lezzeti yoktu. Ne yapalım, kanaat getirdik başka çaremiz yoktu.

Yolumuz daha epeyce vardı. Amasya İl hudutlarına vardığımızda şehri şöyle bir gezelim önerisi Güzin’den geldi. Çok sevdiğim arkadaşım Amasyalı Bülent Payaslıoğlu’nun doğum gününü doğduğu memleketten kutlayayım dediysem de maalesef görüşme imkânı bulamadım. Yeşilırmak sanki biraz daha temizlenmişti. Nehir kenarındaki yalı evleri, başta Öğretmen Evi olmak üzere daha bir bakımlıydı. Kaya mezarları bütün güzelliği ile karşımızda duruyordu. Şehzadeler Şehri Amasya’yı geride bırakıp şehri çıkarken bir istasyondan hem LPG ikmalimizi yaptık hem de fren yağımızı kontrol ettirdik. Dağlar tepeler artık düz yol gibi geliyordu. Mecitözü’ne geldiğimizde çay molası verdik. Girdiğimiz çayhanedeki delikanlı bize yeni çay demledi. Dışarıda birlikte sigara içerken hayat üzerine derin sohbetlerde bulunduk. Diyordu ki, “abicim bir kişi Atatürkçü ise, laik ise, rakı içiyorsa ve Fenerbahçeli ise o adamdır işte.” Motorculuk üzerine ve kendi elleriyle yaptığı karavan üzerine sohbetlerimiz birkaç bardak çay ile süslendi. Güzin her ne kadar içtiği çaydan memnun kalmadıysa da ben gerçekten memnun kalmıştım. Mecitözü’nden sonra Ankara- Samsun yoluna çıktık. Artık hava iyice kararmaya başlamış ve tek tük yağmur atıştırmaya başlamıştı. Çorum’a girdiğimizde adeta bir “Leblebi Vatanı”ndan geçiyor gibiydik. Bir akaryakıt istasyonunda hem ihtiyaçlarımızı giderdik, hem de gerek arabanın, gerekse karavanın lastik havalarını güncelledik.

Bu bölgede birden bire düşen LPG fiyatlarına anlam veremdiysek de Leblebi sergilerinin yerini alan kavun sergilerinden fiyatı 3.-TL den harika bir kavun alıp tek başıma yedim. Güzin istemedi ne yapayım. Yabana mı gitsin dilberim kavun. Yağmur o kadar şiddetliydi ki silecekler kâfi gelmiyordu. Bir ara o kadar yoğunlaştı ki bir başka akaryakıt istasyonuna girip çay içerek yağmurun hafiflemesini bekledik. Kerem, nerde olduğumuzu sordu. Ankara’ya da çok yağmur yağıyormuş.

Kırıkkale’yi gerilerde bırakıp Hasanoğlan, Elmadağ ve nihayetinde Mamak. Ardından Ankamoll ve Eskişehir yolu. Ayyyy özlemişiz ya Ankara’mızı.

19 Haziran 2019 da başlayan seyahatimiz, evimizin önünde kontağı kapattığımızda Takvim, 18 Temmuz 2019’u gösteriyordu, Saat 00.15 idi ve Tiguanın kilometre saati 6507’yi gösteriyordu. Kerem evdeymiş ve uyuyormuş. Ben yağmura rağmen karavanı kaldırıma Mower yardımıyla yanaştırdım. Buzdolabını boşalttım ve kalanları daha sonra hallederiz diyerek kapıyı bacayı kapatıp evimize girdik.

Bir seyahatimiz de böylece sona ermiş bulunuyordu.

Bir ara açılan gökyüzünden parıldayan İki Yıldız, biri çok uzaklarda, biri çok yakında yerlerini almış iki Yıldız’ı ışıklarıyla selamlıyor, aydınlatıyordu.

Ankara; 7 Ağustos 2019.

 



 

 

 

 
© 2010 Türkiye Kamp Karavan Derneği